Doktora gittiğimizde birtakım sorularla karşılaşırız. Hastalığın veya rahatsızlığın türüne göre soruların tipi de değişmektedir. Eğer yüksek tansiyon rahatsızlığımız var ise; “Kilonuz nedir?”, “Başınız ağrıyor mu?”, “Tuzlu–yağlı–hamur işi çok yer misiniz?”, “Egzersiz yapıyor musunuz?” türünden sorulara muhatap oluruz.
Ancak, genelde sorulan sorular, hep fizikî hayatımızla, bedenimizle ilgili olmakta; ruhî yapımız ihmal edilip, sosyal bir varlık olduğumuz unutulmaktadır. Tıp ve psikiyatrideki gelişmelerden de biliyoruz ki, birçok hastalığın temelinde psikolojik ve ruhî, daha doğrusu insanın nefsi ve egosuyla ilgili sebepler bulunmaktadır.
Sağlık, yalnızca biyolojik açıdan normal olma hali değil, aynı zamanda aklî muhakeme ile dünyayı idrak etme, iç aleminde kendisiyle barışık olma, duygulardan iyi yönde yararlanabilme, davranışlar itibariyle müsbeti yakalama, sosyal manada çevre ile uyumlu olma ve her yerde yapıcı davranma durumudur.
Bir araştırmaya göre mutsuz ve problemli evlilikler, insanda hipertansiyon sebebi olabilmektedir. Bilindiği gibi hipertansiyon, modern dünyada en çok öldüren hastalıklar listesinin en başında yer almaktadır. Bu çalışmadan sonra doktorlar herhalde hastalarına sordukları sorularda bir takım değişiklikler yapacaklardır. Meselâ şu sorular sorulabilir:
–Eşinize en son ne zaman çiçek aldınız?
–Ailenize yeterince zaman ayırıyor, onlarla hoş vakit geçiriyor musunuz?
–Çocuklarınızı öpüyor musunuz?
–Akraba ve eş dost ziyaretlerini ne kadar sıklıkla yapıyorsunuz. Veya ihmal mi ediyorsunuz?
–Çevrenizdeki insanlarla hediyeleşiyor musunuz?
–Birine en son ne zaman hediye aldınız? veya size en son ne zaman bir hediye verildi?
Bu tarz soruları uzatmak mümkün. Bazılarımız belki de bu soruları özel bulabilirler. Ancak Amerika’da “evlilik danışmanlığı veya hakemliği” (Marital Counselling) denilen bir hekimlik türü sadece bu gibi konularla ilgilenmektedir.
Burada sevindirici bir hususa parmak basıp geçelim. Batı’da ve Amerika’da aile müessesesi çok darbeler alıp zedelendiği için bu tip hekimlik alanları ortaya çıkmıştır. Ülkemizde ise aile yapısını dinamitleyen çok faktör olmasına rağmen, dinimizin bu müesseseye verdiği çok büyük önemden dolayı bu tip kurumlar nisbeten azdır.
Hem inancımıza göre, hem de hayatın bize öğrettiği bir hakikat olarak anne, çok mukaddes bir varlık, baba ailesinin rızkı için çalışması ibadet olan kahraman bir babayiğit, karı–koca arasındaki muhabbet ve sohbet de sanki cennette yapılan tatlı bir görüşmedir.
Dr. Brian Baker’e göre insanlarla iyi ilişkiler kurulması ve insanlardan gelen sosyal destek, kan basıncını düzenlemektedir.
Kalp damar sistemi başta olmak üzere insan vücudu, sosyal destek konusunda çok hassas olup, anında ve doğrudan cevap vermektedir.
Bir kaç misalle açarsak: Psikolog Daniel Goleman’a göre stresli insanlar sakin insanlara nazaran iki kat daha fazla gribe yakalanmakta, karamsar ve inatçı insanların hayatlarında astım, ülser ve kalp rahatsızlıklarına yakalanma riski 3 kat daha fazla olmaktadır.
Ayrıca depresyon, kansere zemin hazırlamaktadır. Uyluk kemiği kırılan yaşlılar neşeleri yerinde ise üç kat daha hızlı iyileşebilmektedir. Hastalığını kabul edip problemleri hakkında konuşan kanser hastaları da, hastalığını kabullenemeyen ve konuşmayanlara nazaran daha çabuk iyileşmektedirler.
Doktor Charles Miner’e göre kızdığımız zaman tansiyonumuz 6 derece artar. Bunun kalbimiz üzerindeki zararlı tesiri oldukça yüksektir. Kalbimiz, karşılaştığımız insanlar arasında, duygularını kontrol edebilen neşeli ve huzurlu olanlardan hoşlanır.
Zaten hırçın, her şeye hiddetlenen, inatçı insanlardan kim hoşlanır ki, kalbimiz hoşlansın?!
Büyük bir düşünüre göre ise; kızgınlık, kıskançlık, öfke, haset ve tamah gibi kötü duygular, kanserden daha tehlikeli manevi tümörlerdir.
Bu tür hastalıklar, insanın enerjisini tüketir, verimliliğini azaltır, beden sağlığını bozar, huzur ve mutluluğunu engeller. Kanser insanın 60–70 yıllık ömrünü yok ederken; haset, kin, kızgınlık, kıskançlık, öfke ve açgözlülük gibi manevî hastalıklar insanın sonsuz hayatını mahveder.
Dr. Baker’ın araştırmasından şu sonuçu çıkarabiliriz: “Mutsuz evlilikler, sağlık için zararlıdır (Bad marriages bad for your health).”
Üç yıl süren bu araştırmanın başında 100’den fazla kadın ve erkek bir anket doldurmuşlardır. Evliliklerin kalitesini ortaya çıkaran bu ankete ilâve olarak katılan kişilerin hergün tansiyonları ölçülmüştür. Ayrıca, kendilerinden tutmaları istenen günlük değerlendirilmiştir.
Sonuçta, üç yıl önce mutsuz bir evliliği olanların üç yıl sonra tansiyonları anlamlı olarak artmıştır. Mutlu evliliği olanlarda ise tansiyon düşmüştür.
Yani mutlu evlilik, koruyucu bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine üç yıl sonra mutsuz evlilikleri olanlarda, kalbin sol karıncık (ventricle) duvarının kalınlığı artmıştır. Bu da yüksek tansiyon belirtisidir.
Daha önce yapılan çalışmalarda da, mutsuz evliliklerin şizofreni, depresyon ve kalp rahatsızlıkları ile ilgisi bulunmuştur.
Yine de sadece bu çalışmaya bakarak kesin hükümlere varmak yanıltıcı olabilir. Bunun ileride yapılacak çalışmalarla desteklenmesi lâzımdır. Birçok yeni psikososyal stress çeşidi vardır, ve bunlar yüksek tansiyona sebep olabilmektedir.
Hattâ insanlar bu stresin farkında bile olmayabilirler. Fakat unutmamak gerekir ki, en büyük meselemiz kendimizle, kendi içimizde yaşadığımız meseledir, ve dışarıdan bize doğru olan meseleler eğer büyüyor ve çözümsüzlüğe doğru gidiyorsa, bunda iç dünyamızın belli bir itminan ve sükunete ermemesi rol oynuyor olabilir.
Kanada Sağlık Araştırma Enstitüsü uzmanlarına göre ise, tansiyon hastaları için reçetelere yeni tedaviler yazma zamanı gelmiştir. Mutsuz evlilikler için tedavi programları bir çare olarak görülmektedir. Bunlardan biri; evlilik danışmanlığıdır.
Bazı hekimlere göre bu inanılmaz bir keşiftir.
Kur’an–ı Mu’ciz–ûl Beyan’da buyrulan, “Karı koca arasında bir mesele olursa, bir hanım tarafından bir de erkek tarafından iki hakem belirleyip meseleyi çözersiniz.” (Nisa suresi/35) şeklindeki tavsiyenin, yaşadığımız hayatın gerçeğine ne kadar uygun mucizevi bir reçete olduğunu böylece görmüş oluyoruz.
www.hayatifarket.com
Showing posts with label RUH SAĞLIĞI. Show all posts
Showing posts with label RUH SAĞLIĞI. Show all posts
Thursday, April 2, 2009
Friday, February 27, 2009
BEYİN TESTİ
Beyninizin hangi tarafı daha gelişmiş?
Beyninizin hangi bölümünün daha fazla gelişmiş olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu testle kendiniz belirleyebilirsiniz...
BEYNİNİZİN HANGİ TARAFI DAHA ÇOK GELİŞMİŞ...
1-Okuldayken hangi dersleri daha çok severdiniz?
a) Türkçe, Resim, Sosyal vb.
b) Fenle ilgili olanları
2-Hangi tip sporları yapmaktan hoşlanırsınız?
a) Tek başına yapılan sporları
b) Takım sporlarını
3-Gördüğünüz rüyaları ne sıklıkta hatırlarsınız?
a) Çoğunlukla hatırlarım
b) Ender olarak hatırlarım
4-Ellerinizi ve mimiklerinizi konuşurken ne kadar kullanırsınız?
a) Çok kullanırım
b) Çok az kullanırım
5-İki elinizin parmaklarını birbirine geçirerek kapatın. Hangi elinizin baş
parmağı üstte kalıyor?
a) Sağ
b) Sol
6-Şu an saatin kaç olduğunu tahmin edin, şimdi saate bakın, yanılma payınız
ne kadar?
a) On dakikadan fazla
b) On dakikadan az
7-Aşağıdakilerden hangisini daha kolay hatırlarsınız?
a) İnsanların yüzlerini
b) İnsanların isimlerini
8-İki gözünü açık tutarak elinizde ki kalemi, bir cam kenarı veya kapı
kenarı ile hizalayın. Önce sol gözünüzü, sonra sağ gözünüzü kapatın. Hangi
gözünüzü kapatınca kalem daha az oynuyor?
a) Sol gözümü kapatınca
b) Sağ gözümü kapatınca
***********************************************************
"A" ların sayısı fazla ise SAĞ beyniniz daha gelişmiştir...
"B" lerin sayısı fazla ise SOL beyniniz daha gelişmiştir...
***********************************************************
ben sag beyinliyim cünkü
-hayal ederim
-duyduklarımı unutmam
-hissederim
-koku alma tad alma benim için çok önemlidir
-sezgilerimi kullanırım
-iç güdülerim kuvvetlidir
-yeni şeyler üretirim
-subjektifim
-boyutları iyi algılarım
-ritim duygum gelimiştir
-bir bütün olarak görürüm
-duygularımla hareket ederim
********************************************************
ben sol beyinliyim cünkü
-mantık yürütürüm
-lineer düşünürüm
-sınıflandırır - isimlendirir
-dizer listeler yaparım
-analiz ederim
-yapı incelerim
-matematiksel işlemler yaparım
-bilinçli hareket ederim
-dili doğru kullanırım
-detayları görürüm
-inceler ve odaklanırım
-bütünü değil parçayı görürüm
-sistemli ve disiplinli çalışırım
-objektif davranırım
www.hayatifarket.com
Beyninizin hangi bölümünün daha fazla gelişmiş olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu testle kendiniz belirleyebilirsiniz...
BEYNİNİZİN HANGİ TARAFI DAHA ÇOK GELİŞMİŞ...
1-Okuldayken hangi dersleri daha çok severdiniz?
a) Türkçe, Resim, Sosyal vb.
b) Fenle ilgili olanları
2-Hangi tip sporları yapmaktan hoşlanırsınız?
a) Tek başına yapılan sporları
b) Takım sporlarını
3-Gördüğünüz rüyaları ne sıklıkta hatırlarsınız?
a) Çoğunlukla hatırlarım
b) Ender olarak hatırlarım
4-Ellerinizi ve mimiklerinizi konuşurken ne kadar kullanırsınız?
a) Çok kullanırım
b) Çok az kullanırım
5-İki elinizin parmaklarını birbirine geçirerek kapatın. Hangi elinizin baş
parmağı üstte kalıyor?
a) Sağ
b) Sol
6-Şu an saatin kaç olduğunu tahmin edin, şimdi saate bakın, yanılma payınız
ne kadar?
a) On dakikadan fazla
b) On dakikadan az
7-Aşağıdakilerden hangisini daha kolay hatırlarsınız?
a) İnsanların yüzlerini
b) İnsanların isimlerini
8-İki gözünü açık tutarak elinizde ki kalemi, bir cam kenarı veya kapı
kenarı ile hizalayın. Önce sol gözünüzü, sonra sağ gözünüzü kapatın. Hangi
gözünüzü kapatınca kalem daha az oynuyor?
a) Sol gözümü kapatınca
b) Sağ gözümü kapatınca
***********************************************************
"A" ların sayısı fazla ise SAĞ beyniniz daha gelişmiştir...
"B" lerin sayısı fazla ise SOL beyniniz daha gelişmiştir...
***********************************************************
ben sag beyinliyim cünkü
-hayal ederim
-duyduklarımı unutmam
-hissederim
-koku alma tad alma benim için çok önemlidir
-sezgilerimi kullanırım
-iç güdülerim kuvvetlidir
-yeni şeyler üretirim
-subjektifim
-boyutları iyi algılarım
-ritim duygum gelimiştir
-bir bütün olarak görürüm
-duygularımla hareket ederim
********************************************************
ben sol beyinliyim cünkü
-mantık yürütürüm
-lineer düşünürüm
-sınıflandırır - isimlendirir
-dizer listeler yaparım
-analiz ederim
-yapı incelerim
-matematiksel işlemler yaparım
-bilinçli hareket ederim
-dili doğru kullanırım
-detayları görürüm
-inceler ve odaklanırım
-bütünü değil parçayı görürüm
-sistemli ve disiplinli çalışırım
-objektif davranırım
www.hayatifarket.com
ÇOCUKLARIMIZ
Kriz önleminde çocuğunuza örnek olun
Çocuk Gelişim Uzmanı Şenay Yılmaz, çocuklarının sorunlarına dair ailelerden gelen soruları yanıtladı:
Sibel Tüzün'ün haberi
* Sekiz yaşındaki oğluma bir şey istediğinde hiç 'hayır' demedik. Ekonomik krizde harcamalarına dikkat etmesi gerektiğini nasıl anlatalım?
Çocuğun sürekli rahat ve istediklerine ulaşabileceği bir ortamda yetiştirilmesi, onun, zorlayıcı hayat koşulları ile karşılaşınca hırçın agresif ya da saldırgan davranmasına neden olabilir. Ona şartların zorlaştığını hissettirebilmeniz için işe önce kendinizden başlayın.
SAKİNLİKLE ANLATIN
Lükslerinizden vazgeçtiğinizi hissettirin; çok beğendiğiniz bir gömleği para biriktirerek alabileceğinizi eşinizle yüksek sesle konuşarak onun duymasını sağlayın. İsteklerinden gücünüzün yeten kısmını karşılayabileceğinizi, fazlasını yapamayacağınızı anlatın. Ancak bu konuşmayı sakin, sessiz ve onun da kendini rahat hissettiği bir ortamda yapın. Bunun bir süreç olduğunu zamanla atlatılacağına inandığınızı ve ondan aile bütçesine destek olmasını istediğinizi söyleyin. Durumu aşırı dramatize etmeyin.
* Çocuğum evde çok uslu ama okulda hep yaramazlık yapıyor. Ya da evde çok yaramasa okulda çok sessiz duruyor. Neden böyle yapıyor?
Çocuklar yaşadıkları zorlukları, stres yaratan durumları ya da ifade edemediklerini davranışlarıyla gösterirler. Hangi saatlerde, hatta hangi derslerde bu sorun artıyor, sorgulayın. Bunları tetikleyen nedenlere bakın. Nedenden sonuca gitmeye çalışın. Eğer evde hareketli okulda sessizse; ebeveynlerin dikkatini çekmek istiyor, okulda arkadaşları ile yaşadığı sorunları çözemediği için huzursuzluk yaşıyor ya da okulda kendine fazla özel vakit ayıramadığı için evde yaşadığı özgür ortamı sonuna kadar yaşamak istiyor olabilir. Onu anlamaya çalışın. Anlarken yargılamadan, tamamen onun gibi düşünerek sorunlara çözüm üretin.
* Arkadaşları çocuğumla alay ediyor. Çocuğumu nasıl yönlendirmeliyim?
Onu dinleyin ve arkadaşlarının neden dalga geçtiğini anlamaya çalışın. Sonra bu durumla başedebilme yolları üretin. Örneğin görmemezlikten gelmesini isteyin. Ya da o ortamdan uzaklaşmasını söyleyin.
* Kesinlikle diğer çocuklarla ya da velileriyle konuşmayın.
* Ona moral verin ve başınızdan geçen benzer bir olayı (gerekirse hikaye yaratın) anlatın. Çeşitli çözümler ürettiğinizi ve uyguladığınızı söyleyin.
* Çocuğunuzdan yaşadığı bu durumu anlatan bir resim çizmesini isteyin. Çizdiği bu resimleri duygu durumlarına uygun renklerde boyaması konusunda teşvik edin. Daha sonra resmini anlatmasını isteyin. Bu sayede olumsuz ve saldırgan duygusunu boşaltmış olur ve sakinleşir.
* Çocuğunuzun özgüvenini artıracak davranışlarda bulunun.
sabah / günaydın
Çocuk Gelişim Uzmanı Şenay Yılmaz, çocuklarının sorunlarına dair ailelerden gelen soruları yanıtladı:
Sibel Tüzün'ün haberi
* Sekiz yaşındaki oğluma bir şey istediğinde hiç 'hayır' demedik. Ekonomik krizde harcamalarına dikkat etmesi gerektiğini nasıl anlatalım?
Çocuğun sürekli rahat ve istediklerine ulaşabileceği bir ortamda yetiştirilmesi, onun, zorlayıcı hayat koşulları ile karşılaşınca hırçın agresif ya da saldırgan davranmasına neden olabilir. Ona şartların zorlaştığını hissettirebilmeniz için işe önce kendinizden başlayın.
SAKİNLİKLE ANLATIN
Lükslerinizden vazgeçtiğinizi hissettirin; çok beğendiğiniz bir gömleği para biriktirerek alabileceğinizi eşinizle yüksek sesle konuşarak onun duymasını sağlayın. İsteklerinden gücünüzün yeten kısmını karşılayabileceğinizi, fazlasını yapamayacağınızı anlatın. Ancak bu konuşmayı sakin, sessiz ve onun da kendini rahat hissettiği bir ortamda yapın. Bunun bir süreç olduğunu zamanla atlatılacağına inandığınızı ve ondan aile bütçesine destek olmasını istediğinizi söyleyin. Durumu aşırı dramatize etmeyin.
* Çocuğum evde çok uslu ama okulda hep yaramazlık yapıyor. Ya da evde çok yaramasa okulda çok sessiz duruyor. Neden böyle yapıyor?
Çocuklar yaşadıkları zorlukları, stres yaratan durumları ya da ifade edemediklerini davranışlarıyla gösterirler. Hangi saatlerde, hatta hangi derslerde bu sorun artıyor, sorgulayın. Bunları tetikleyen nedenlere bakın. Nedenden sonuca gitmeye çalışın. Eğer evde hareketli okulda sessizse; ebeveynlerin dikkatini çekmek istiyor, okulda arkadaşları ile yaşadığı sorunları çözemediği için huzursuzluk yaşıyor ya da okulda kendine fazla özel vakit ayıramadığı için evde yaşadığı özgür ortamı sonuna kadar yaşamak istiyor olabilir. Onu anlamaya çalışın. Anlarken yargılamadan, tamamen onun gibi düşünerek sorunlara çözüm üretin.
* Arkadaşları çocuğumla alay ediyor. Çocuğumu nasıl yönlendirmeliyim?
Onu dinleyin ve arkadaşlarının neden dalga geçtiğini anlamaya çalışın. Sonra bu durumla başedebilme yolları üretin. Örneğin görmemezlikten gelmesini isteyin. Ya da o ortamdan uzaklaşmasını söyleyin.
* Kesinlikle diğer çocuklarla ya da velileriyle konuşmayın.
* Ona moral verin ve başınızdan geçen benzer bir olayı (gerekirse hikaye yaratın) anlatın. Çeşitli çözümler ürettiğinizi ve uyguladığınızı söyleyin.
* Çocuğunuzdan yaşadığı bu durumu anlatan bir resim çizmesini isteyin. Çizdiği bu resimleri duygu durumlarına uygun renklerde boyaması konusunda teşvik edin. Daha sonra resmini anlatmasını isteyin. Bu sayede olumsuz ve saldırgan duygusunu boşaltmış olur ve sakinleşir.
* Çocuğunuzun özgüvenini artıracak davranışlarda bulunun.
sabah / günaydın
RÜYALAR
Rüyalar ilişkilerinizi kurtarabilir
Rüyalar ilişkilerinizi kurtarabilir
Psk. Dr. Cengiz Demirsoy Rüya ile psikolojik onarım çalışmaları yapan Demirsoy rüya konusunda kadınların daha hassas olduklarını söyledi
NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi Etiler Psikolojik Destek Merkezi’nde rüya terapileri yapan Psk. Dr. Cengiz Demirsoy, Rüya ile psikolojik onarım çalışmaları yaparken, rüya konusunda kadınların daha hassas olduklarını fark ettiğini belirtti.
Demirsoy, "Bizim toplumumuzda, belki de tüm dünya toplumlarında, kadınların psikolojiye ilgisi erkeklerden daha fazla. Bunun bir nedeni kadının erkeğe göre daha ilişki odaklı oluşu... Kadınlar, eşleriyle, çocuklarıyla, akrabalarıyla, arkadaşlarıyla ilişkilerine daha fazla önem veriyorlar. Hem kendilerini hem de ilişkide oldukları kişileri “anlamak” kadınlar için önemli oluyor. Aynı zamanda çevreleriyle ilişkilerinin kalitesine de dikkat ediyorlar. Örneğin evli bir çift sorun yaşadığında, kadın erkeği ve ilişkilerindeki sorunu anlamak ve değiştirmek için daha çok çaba sarf ediyor. Bu nedenlerle psikolojiye erkeklerden daha açık ve daha yatkınlar. Aynı yatkınlığı rüya konusunda da görüyoruz. Erkekler genellikle rüyalarına önem vermezken, kadınlar rüyalarla daha yakından ilgileniyor ve aralarında paylaşıyorlar. Bu yatkınlık, kendimizi ve çevremizi anlamak için olumlu bir başlangıç. Aama yeterli değil!" dedi.
ERKEKLERİ TANIMAK İÇİN RÜYALAR KULLANILABİLİR
"Rüyalar, psikolojide önem verilen bir konu. Psikologlar, insanları anlamak ve hayatlarında olumlu yönde değişimler sağlamak için rüyalardan yararlanıyorlar. Ama rüyaları ele alırken kullandıkları belli bir yöntem var" diyen Demirsoy, " İşte, kadınlar da kendilerini ve ilişkide oldukları kişileri tanımak için rüyalardan yararlanabilirler ama bunun için rüya konusuna sadece açık, yatkın olmak yetmez, psikologların kullandıkları yöntemlerden yararlanmaları gerekir. Ve psikolojideki yöntemleri uygulayabilmek için mutlaka psikolog olmaları gerekmez, çünkü bunlar oldukça anlaşılır yöntemlerdir ve uygulama yaparak yetkinleşmek mümkündür" dedi.
Demirsoy'a göre, eğer bu yöntemler bilinmez ise, rüyalar sadece bir ilgi, hobi düzeyinde kalır ve rüyaların insanları anlamak konusunda bize sunduğu zengin fırsatlar kaçar...
(Haber 7)
Rüyalar ilişkilerinizi kurtarabilir
Psk. Dr. Cengiz Demirsoy Rüya ile psikolojik onarım çalışmaları yapan Demirsoy rüya konusunda kadınların daha hassas olduklarını söyledi
NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi Etiler Psikolojik Destek Merkezi’nde rüya terapileri yapan Psk. Dr. Cengiz Demirsoy, Rüya ile psikolojik onarım çalışmaları yaparken, rüya konusunda kadınların daha hassas olduklarını fark ettiğini belirtti.
Demirsoy, "Bizim toplumumuzda, belki de tüm dünya toplumlarında, kadınların psikolojiye ilgisi erkeklerden daha fazla. Bunun bir nedeni kadının erkeğe göre daha ilişki odaklı oluşu... Kadınlar, eşleriyle, çocuklarıyla, akrabalarıyla, arkadaşlarıyla ilişkilerine daha fazla önem veriyorlar. Hem kendilerini hem de ilişkide oldukları kişileri “anlamak” kadınlar için önemli oluyor. Aynı zamanda çevreleriyle ilişkilerinin kalitesine de dikkat ediyorlar. Örneğin evli bir çift sorun yaşadığında, kadın erkeği ve ilişkilerindeki sorunu anlamak ve değiştirmek için daha çok çaba sarf ediyor. Bu nedenlerle psikolojiye erkeklerden daha açık ve daha yatkınlar. Aynı yatkınlığı rüya konusunda da görüyoruz. Erkekler genellikle rüyalarına önem vermezken, kadınlar rüyalarla daha yakından ilgileniyor ve aralarında paylaşıyorlar. Bu yatkınlık, kendimizi ve çevremizi anlamak için olumlu bir başlangıç. Aama yeterli değil!" dedi.
ERKEKLERİ TANIMAK İÇİN RÜYALAR KULLANILABİLİR
"Rüyalar, psikolojide önem verilen bir konu. Psikologlar, insanları anlamak ve hayatlarında olumlu yönde değişimler sağlamak için rüyalardan yararlanıyorlar. Ama rüyaları ele alırken kullandıkları belli bir yöntem var" diyen Demirsoy, " İşte, kadınlar da kendilerini ve ilişkide oldukları kişileri tanımak için rüyalardan yararlanabilirler ama bunun için rüya konusuna sadece açık, yatkın olmak yetmez, psikologların kullandıkları yöntemlerden yararlanmaları gerekir. Ve psikolojideki yöntemleri uygulayabilmek için mutlaka psikolog olmaları gerekmez, çünkü bunlar oldukça anlaşılır yöntemlerdir ve uygulama yaparak yetkinleşmek mümkündür" dedi.
Demirsoy'a göre, eğer bu yöntemler bilinmez ise, rüyalar sadece bir ilgi, hobi düzeyinde kalır ve rüyaların insanları anlamak konusunda bize sunduğu zengin fırsatlar kaçar...
(Haber 7)
Sunday, November 30, 2008
RENKLER
Renkle tedavi olmaya ne dersiniz
Renkle tedavi olmaya ne dersiniz
Evrende varolan her şeyin bir rengi vardır. Denizin mavisi, güneşin türlü sarı ve kızıl tonları insanın görüp algılayabildiği renkler. Bunların herbirinin de canlılar üzerinde etkisi.
Kırmızı-Hayat enerjisi : Kırmızı renk, kan dolaşımı ve kansızlık hastalıkları için faydalıdır. Kırmızı rengin fiziki etkilerini şöyle sıralayabiliriz: Soğuk algınlığı, bronşit, romatizma ağrıları, titreme ve soğuk hissi, kansızlık, denge bozukluğu.
Kırmızı renk, tansiyon hastalarına, sinirli ve histerik hastalıklarda ve şiddetli ateşi olan kişilerde tedavi amacıyla uygulanmaz.
Turuncu-Depresyon için etkili: Turuncu renk yorgunluk, halsizlik, uykusuzluk, korku ve depresyon için etkilidir ve eterik bedenimiz için takviye olur. Bunların dışında astım, bronşit, bağırsaklar ve özellikle kabızlık için çok iyi gelir.anne sütünün çoğalmasına da faydası olur.
Sarı-Baş ağrılarına iyi geliyor: Sarı renk mide bozuklukları, diyabet, kabızlık, böbrek rahatsızlıkları, gazlar, karaciğer zayıflığı, baş ağrıları ve migrene karşı etkilidir. Bunlarla birlikte sindirim sisteminizi güçlendirir ve güneş sinir ağı çakrasını da dengeler.
Sarı renkden renkten, aşırı kalp atışı ve ruhi anksiyetesi olanlar, alkolikler ve ödemli hastalar yararlanamaz.
Yeşil-Psikolojiyi düzeltiyor: Yeşil renk psikolojik problemlerin giderilmesinde çok önemli rol oynar. Uykusuzluklar, aşırı heyecanlar, bel ağrıları, yüksek tansiyon, alkol bağımlılıklarından doğan asabilikler için faydalıdır.Bunların haricinde mide, akciğer, rahim, göğüs ve kalın bağırsak kanserindeki ilerlemeleri durdurur ve bunların ağrılarını sakinleştirir.
Mavi-Şifanın rengi: Mavi renk vücudun savunma sistemini güçlendirir ve tüm hastalıklar için şifa verici özellik taşır. Mavi renk, sinir sistemini sakinleştirir. Bedenin ısısını azaltır ve algılamayı arttırır. Baş ağrılarında, sinirden kaynaklanan öksürüklerde, boğaz ağrılarında, astımda, guatrda, diş ağrılarında, deri rahatsızlıklarında ve uykusuzlukta etkili olur.
Mavi renk ;soğuk algınlıklarında, cinsel isteksizliklerde ve felçte yasaktır. Mavi rengin uzun kullanımları kabızlığa ve yorgunluğa sebep olabilir.
Çivit Mavisi (lacivert)-Anestezi etkisine sahip: Lacivert, aktif bir renktir ve anestezi etkisi vardır. Diş ağrılarında, yüz kaslarındaki ve sinüzitteki ağrılarda, siyatik ve romatizma, kulak ve göz rahatsızlıklarında etkilidir. Bu renk 5 duyuyu harekete geçirme gücüne sahiptir.
Mor veya menekşe-Kalbin rengi: Mor renk, sinir sistemi, halsizlik, psikolojik ve duygusal yorgunluklar için en uygun olan renktir. Kalbi sakinleştirir ve kanı temizler. Bununla birlikte korku ve kaygının azalmasında önemli etkileri vardır. Mor renk katarakt, siyatik ağrıları, menenjit, sinire bağlı baş ağrıları, mesane rahatsızlıkları, epilepsi (sara), saç dökülmesi, kuru öksürükler ve astım için de oldukça etkili bir renktir.
KAYNAK:haber 7 com
Renkle tedavi olmaya ne dersiniz
Evrende varolan her şeyin bir rengi vardır. Denizin mavisi, güneşin türlü sarı ve kızıl tonları insanın görüp algılayabildiği renkler. Bunların herbirinin de canlılar üzerinde etkisi.
Kırmızı-Hayat enerjisi : Kırmızı renk, kan dolaşımı ve kansızlık hastalıkları için faydalıdır. Kırmızı rengin fiziki etkilerini şöyle sıralayabiliriz: Soğuk algınlığı, bronşit, romatizma ağrıları, titreme ve soğuk hissi, kansızlık, denge bozukluğu.
Kırmızı renk, tansiyon hastalarına, sinirli ve histerik hastalıklarda ve şiddetli ateşi olan kişilerde tedavi amacıyla uygulanmaz.
Turuncu-Depresyon için etkili: Turuncu renk yorgunluk, halsizlik, uykusuzluk, korku ve depresyon için etkilidir ve eterik bedenimiz için takviye olur. Bunların dışında astım, bronşit, bağırsaklar ve özellikle kabızlık için çok iyi gelir.anne sütünün çoğalmasına da faydası olur.
Sarı-Baş ağrılarına iyi geliyor: Sarı renk mide bozuklukları, diyabet, kabızlık, böbrek rahatsızlıkları, gazlar, karaciğer zayıflığı, baş ağrıları ve migrene karşı etkilidir. Bunlarla birlikte sindirim sisteminizi güçlendirir ve güneş sinir ağı çakrasını da dengeler.
Sarı renkden renkten, aşırı kalp atışı ve ruhi anksiyetesi olanlar, alkolikler ve ödemli hastalar yararlanamaz.
Yeşil-Psikolojiyi düzeltiyor: Yeşil renk psikolojik problemlerin giderilmesinde çok önemli rol oynar. Uykusuzluklar, aşırı heyecanlar, bel ağrıları, yüksek tansiyon, alkol bağımlılıklarından doğan asabilikler için faydalıdır.Bunların haricinde mide, akciğer, rahim, göğüs ve kalın bağırsak kanserindeki ilerlemeleri durdurur ve bunların ağrılarını sakinleştirir.
Mavi-Şifanın rengi: Mavi renk vücudun savunma sistemini güçlendirir ve tüm hastalıklar için şifa verici özellik taşır. Mavi renk, sinir sistemini sakinleştirir. Bedenin ısısını azaltır ve algılamayı arttırır. Baş ağrılarında, sinirden kaynaklanan öksürüklerde, boğaz ağrılarında, astımda, guatrda, diş ağrılarında, deri rahatsızlıklarında ve uykusuzlukta etkili olur.
Mavi renk ;soğuk algınlıklarında, cinsel isteksizliklerde ve felçte yasaktır. Mavi rengin uzun kullanımları kabızlığa ve yorgunluğa sebep olabilir.
Çivit Mavisi (lacivert)-Anestezi etkisine sahip: Lacivert, aktif bir renktir ve anestezi etkisi vardır. Diş ağrılarında, yüz kaslarındaki ve sinüzitteki ağrılarda, siyatik ve romatizma, kulak ve göz rahatsızlıklarında etkilidir. Bu renk 5 duyuyu harekete geçirme gücüne sahiptir.
Mor veya menekşe-Kalbin rengi: Mor renk, sinir sistemi, halsizlik, psikolojik ve duygusal yorgunluklar için en uygun olan renktir. Kalbi sakinleştirir ve kanı temizler. Bununla birlikte korku ve kaygının azalmasında önemli etkileri vardır. Mor renk katarakt, siyatik ağrıları, menenjit, sinire bağlı baş ağrıları, mesane rahatsızlıkları, epilepsi (sara), saç dökülmesi, kuru öksürükler ve astım için de oldukça etkili bir renktir.
KAYNAK:haber 7 com
Babalar çocuklarının 'yaşam koçu'dur
Babalar çocuklarının 'yaşam koçu'dur
Çocuk yetiştirmenin zorluklarını herkes bilir ve bu konuda özellikle annenin rolüne vurgu yapılır. Anne eğitimine yönelik kitaplar, yayınlar ve çalışmalar oldukça fazladır.
Acaba kişilik gelişimi için anne etkisi yeterli midir? Babanın çocuk eğitimi üzerinde sadece bir tamamlayıcı unsur olduğu görüşü eksik bir yorumdur. Baba modeli kişiliğin güven-güvensizlik, otorite, bağımlılık, duygusal kontrol, özyeterlilik, dışa ve sosyal ortama açılma ile ilgili en önemli etkenlerden biridir. Çünkü anne, bebeklikten gelen bir şefkat ve koruyuculuk eğilimiyle kişilik gelişiminde ihtiyacı olan bireysellik ve otokontrol duygusunu yeterince destekleyemeyebilir.
Baba çocuğun 'dışarıyla' köprüsünü kuran kişidir. Çocuk, hiç tanımadığı, bilmediği bir dünyayı babanın kontrolüyle güvenle tanır. Gerekli ve gerçekçi açılımlarını gerçekleştirebilir. Duygular anne yoluyla, gerçekler baba yoluyla tanınır. Bir bakıma baba, çocuğun hayatına giren ilk yabancıdır ve bu konumu nedeniyle yabancılık ve dış dünya ile alışverişin en önemli temelidir. Baba desteği olmadan büyüyen çocuğun güven duygusunun eksik kalması muhtemeldir. Hayatın mücadele gerektiren durumlarıyla baş edebilmek için çocuğun baba eğitiminden geçmesi gereklidir.
Babanın çocuk yetiştirirken sahip olduğu olumlu inanç ve tutumları çocuk üzerinde silinmez etkiler bırakır. Örneğin annesine başarılı karnesini gösteren çocuk, çok fazla takdir alsa da annesinin tüm takdirleri babasının ufak bir onayının yerine geçmeyebilir. Tam aksini düşünürsek otorite kurma konusunda annenin fazla çabaları zaman zaman babanın net ve kararlı bir tek cümlesinin yerini tutmayabilir.
Çocuk, 'erkeklerin dünyasını' medya, internet ve çevreden rastgele örneklerle değil, güvenilir babasından öğrenmelidir. Baba, çocuk için güvenin simgesidir. Bir baba olarak çocuğunuza sözünüzü dinletemediğinizi düşünüyorsanız koyduğunuz kuralların uygulanabilirliğini sorgulayın ve onun dünyasına girip giremediğinizi anlamaya çalışın. Yasakçı olmamaya ve mantıklı sınırlar koymaya gayret edin. Çocuğunuzun kendi sorumluluklarını yerine getirmesini kolaylaştırıcı önlemler düşünün.
Çocuğunuzla etkin iletişim için neler yapabilirsiniz?
Birlikte ne kadar vakit geçirebiliyorsunuz? Sadece çocuğunuza ayırdığınız bir vaktiniz var mı?
Ortak beğenileriniz ve uğraşlarınız var mı? (Maça gitmek, kitap, oyun, kültürel geziler vs...)
Herhangi bir konuda size rahat lıkla danışabiliyor mu?
Onu başarılarından dolayı takdir edebiliyor musunuz?
Eleştirilerinizi daha çok olumlu mu, olumsuz mu?
Telkinleriniz güvensizlik, şüphecilik ve korku ile ilgili alt mesajlar yoğunlukta mı?
ilgili eleştirilerini saygı çerçevesinde dile getirebiliyor mu?
Görüşlerinizi onunla paylaşıyor musunuz? Onu bu konuda bilgilendiriyor musunuz?
Mesleki tercihleri konusunda yönlendirme ve destekleriniz yeterli mi?
Arkadaşlarını tanıyor musunuz?
(Zaman)
Çocuk yetiştirmenin zorluklarını herkes bilir ve bu konuda özellikle annenin rolüne vurgu yapılır. Anne eğitimine yönelik kitaplar, yayınlar ve çalışmalar oldukça fazladır.
Acaba kişilik gelişimi için anne etkisi yeterli midir? Babanın çocuk eğitimi üzerinde sadece bir tamamlayıcı unsur olduğu görüşü eksik bir yorumdur. Baba modeli kişiliğin güven-güvensizlik, otorite, bağımlılık, duygusal kontrol, özyeterlilik, dışa ve sosyal ortama açılma ile ilgili en önemli etkenlerden biridir. Çünkü anne, bebeklikten gelen bir şefkat ve koruyuculuk eğilimiyle kişilik gelişiminde ihtiyacı olan bireysellik ve otokontrol duygusunu yeterince destekleyemeyebilir.
Baba çocuğun 'dışarıyla' köprüsünü kuran kişidir. Çocuk, hiç tanımadığı, bilmediği bir dünyayı babanın kontrolüyle güvenle tanır. Gerekli ve gerçekçi açılımlarını gerçekleştirebilir. Duygular anne yoluyla, gerçekler baba yoluyla tanınır. Bir bakıma baba, çocuğun hayatına giren ilk yabancıdır ve bu konumu nedeniyle yabancılık ve dış dünya ile alışverişin en önemli temelidir. Baba desteği olmadan büyüyen çocuğun güven duygusunun eksik kalması muhtemeldir. Hayatın mücadele gerektiren durumlarıyla baş edebilmek için çocuğun baba eğitiminden geçmesi gereklidir.
Babanın çocuk yetiştirirken sahip olduğu olumlu inanç ve tutumları çocuk üzerinde silinmez etkiler bırakır. Örneğin annesine başarılı karnesini gösteren çocuk, çok fazla takdir alsa da annesinin tüm takdirleri babasının ufak bir onayının yerine geçmeyebilir. Tam aksini düşünürsek otorite kurma konusunda annenin fazla çabaları zaman zaman babanın net ve kararlı bir tek cümlesinin yerini tutmayabilir.
Çocuk, 'erkeklerin dünyasını' medya, internet ve çevreden rastgele örneklerle değil, güvenilir babasından öğrenmelidir. Baba, çocuk için güvenin simgesidir. Bir baba olarak çocuğunuza sözünüzü dinletemediğinizi düşünüyorsanız koyduğunuz kuralların uygulanabilirliğini sorgulayın ve onun dünyasına girip giremediğinizi anlamaya çalışın. Yasakçı olmamaya ve mantıklı sınırlar koymaya gayret edin. Çocuğunuzun kendi sorumluluklarını yerine getirmesini kolaylaştırıcı önlemler düşünün.
Çocuğunuzla etkin iletişim için neler yapabilirsiniz?
Birlikte ne kadar vakit geçirebiliyorsunuz? Sadece çocuğunuza ayırdığınız bir vaktiniz var mı?
Ortak beğenileriniz ve uğraşlarınız var mı? (Maça gitmek, kitap, oyun, kültürel geziler vs...)
Herhangi bir konuda size rahat lıkla danışabiliyor mu?
Onu başarılarından dolayı takdir edebiliyor musunuz?
Eleştirilerinizi daha çok olumlu mu, olumsuz mu?
Telkinleriniz güvensizlik, şüphecilik ve korku ile ilgili alt mesajlar yoğunlukta mı?
ilgili eleştirilerini saygı çerçevesinde dile getirebiliyor mu?
Görüşlerinizi onunla paylaşıyor musunuz? Onu bu konuda bilgilendiriyor musunuz?
Mesleki tercihleri konusunda yönlendirme ve destekleriniz yeterli mi?
Arkadaşlarını tanıyor musunuz?
(Zaman)
Sunday, October 5, 2008
EVLİLİK
> Evlilik İlişkileri
Evlilik aşkı öldürmeyebilir
Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı ve Aile Terapisi Uzmanı Prof. Dr. Asena Akdemir, çiftlerin “ilk günkü aşk”ı, görünüşleriyle davranışlarına dikkat ederek ve bunun için emek vererek sürdürebileceklerini söyledi.
Akdemir, evlilik süresince “ilk gün yaşanan aşk”ın mümkün olduğunu, bunun için kadının da erkeğin de saygı, sevgi, dayanışma, paylaşım ve nezaket kurallarına uyarak özveride bulunması gerektiğini vurguladı.
Bazen arkadaşlıkla başlayan, bazen de görücü usulüyle gerçekleşen birçok evlilikte, ilerleyen süreçlerde çiftlerin büyük sorunlar yaşayabildiklerini hatırlatan Akdemir, şöyle devam etti:
“Arkadaşlık döneminde bireysel bakımlarına önem veren çiftler, evlendikten sonra 'evlendik her şey bitti' mantığı ile hareket ediyor. Kadın da, erkek de eşi için değil, sokağa çıkarken kendine özen göstermeye başlıyor. Örneğin dışarı çıkarken parfüm sıkmaya, dişini fırçalamaya ve güzel giyinmeye özen gösteriyorlar. Evin içinde ise çiftler birbirlerine fazla önem vermiyor ve bu nedenle kişisel bakımlarını da yapmıyorlar. Oysa çiftler, her gün yeni bir aşka başlıyormuş gibi emek harcanmalıdır. Görünüş ve davranışlarına başkaları için olduğu kadar eşi için de önem vermelidir.”
Tanışma döneminde birlikte gülen, ağlayan, birbirleriyle sürekli konuşan çiftlerin, evlendikten sonra adeta “iki yabancı”ya dönüşebildiğini vurgulayan Akdemir, “Evlilik sonrasında çiftler iletişim eksikliği ve birbirlerine vakit ayıramadıkları için sorun yaşıyor. Evlilikte kadınların televizyon dizileri, erkeklerin maç izlemesi dışında bir hobisi kalmıyor. Oysa, çiftler ortak hobiler bularak birbirleri ile doyurucu vakit geçirerek iletişimsizlik sorunundan kurtulabilirler” diye konuştu.
Evlilik aşkı öldürmeyebilir
Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı ve Aile Terapisi Uzmanı Prof. Dr. Asena Akdemir, çiftlerin “ilk günkü aşk”ı, görünüşleriyle davranışlarına dikkat ederek ve bunun için emek vererek sürdürebileceklerini söyledi.
Akdemir, evlilik süresince “ilk gün yaşanan aşk”ın mümkün olduğunu, bunun için kadının da erkeğin de saygı, sevgi, dayanışma, paylaşım ve nezaket kurallarına uyarak özveride bulunması gerektiğini vurguladı.
Bazen arkadaşlıkla başlayan, bazen de görücü usulüyle gerçekleşen birçok evlilikte, ilerleyen süreçlerde çiftlerin büyük sorunlar yaşayabildiklerini hatırlatan Akdemir, şöyle devam etti:
“Arkadaşlık döneminde bireysel bakımlarına önem veren çiftler, evlendikten sonra 'evlendik her şey bitti' mantığı ile hareket ediyor. Kadın da, erkek de eşi için değil, sokağa çıkarken kendine özen göstermeye başlıyor. Örneğin dışarı çıkarken parfüm sıkmaya, dişini fırçalamaya ve güzel giyinmeye özen gösteriyorlar. Evin içinde ise çiftler birbirlerine fazla önem vermiyor ve bu nedenle kişisel bakımlarını da yapmıyorlar. Oysa çiftler, her gün yeni bir aşka başlıyormuş gibi emek harcanmalıdır. Görünüş ve davranışlarına başkaları için olduğu kadar eşi için de önem vermelidir.”
Tanışma döneminde birlikte gülen, ağlayan, birbirleriyle sürekli konuşan çiftlerin, evlendikten sonra adeta “iki yabancı”ya dönüşebildiğini vurgulayan Akdemir, “Evlilik sonrasında çiftler iletişim eksikliği ve birbirlerine vakit ayıramadıkları için sorun yaşıyor. Evlilikte kadınların televizyon dizileri, erkeklerin maç izlemesi dışında bir hobisi kalmıyor. Oysa, çiftler ortak hobiler bularak birbirleri ile doyurucu vakit geçirerek iletişimsizlik sorunundan kurtulabilirler” diye konuştu.
MASAJ
» Klasik Masajın Etkileri
Masajın vücut üzerindeki direkt ve in direkt etkileri, vücut örtüsüne uygulanan manipülasyonların, yani ellerle verilen dokunma, bastırma, germe, esnetme ve titreştirme biçimindeki mekanik uyarıların tepkileridir. Tepki.deride, derialtı dokusuna, kaslarda ve damarları sinir ağında yerel oluşabileceği gibi; refleks yolla başka bölgelere, örneğin iç organlara da aktarılabilir. Vejetatif sinir sisteminin uyarılması da genel etki kompleksi kapsamındadır. Masajın etkileri, fiziksel, fizyolojik ve psikolojik etmenlerin bileşkesi olarak değerlendirilir. Deri üzerinden ellerle verilen basınç ve germe biçimindeki ritmik mekanik uyarılarla sıkıştırılan ve gerilerek esnetilen deri, deri altı dokuları ve kasların yapılarındaki sinir uçları (reseptörler) uyarılır. Ayrıca, dokuların yapılarındaki kan ve lenf damarları da bu fiziksel uyarılardan etkilenir; arteriyel, venöz, kapiller ve lenf dolaşım canlanır.
Vücut sistemleri üzerindeki etkiler şöyle derlenebilir.
1. Dolaşım Sistemi Üzerinde Etkiler
Klasik masajın kan ve lenf dolaşımı üzerine etkileri .deneysel ve klinik araştırmalarla kanıtlanmıştır. Vücut örtüsüne kalp yönünde uygulanan yeterli dozdaki öfloraj ve petrisajla, lenf ve venöz sistem uyarılarak dolaşımı aktive edilir (damarsal etki). Bölgedeki kan akımındaki canlanma aletsel olarak da gösterilebilir. Damarlardaki akışın canlanmasıyla. dokularda sıvı değişimi hızlanır, dokular daha bol besi maddesi ve oksijen alabilir, metabolizma artıkları bulundukları yerden daha çabuk uzaklaşabilir.
Damarların çevresinde bulunan otonom sinir ağının: uyarılmasıyla da damarlarda refleksif bir genişleme olur. Yani, kan akımındaki hızlanma salt yumuşak bir hortum içinde ki sıvının sıvazlanarak ilerletilmesi demek değildir!
2. Kas1ar Üzerine Etkiler
Çok kez sanıldığı gibi, masajla ne kas hacmi artırılabilir ne de kas güçlendirilebilir. Kasları kuvvetlendirmenin tek yolu, düzenli aktif çalışmalar, yani egzersizlerdir. Masaj; ancak kasların işlevsel yeteneklerini yeniden kazandırılmasında yardımcı olarak kasların güçlenmesine katkıda bulunabilir:
* Yorgun kas masajla, salt dinlenmeyle geçirilen süreye oranla çok daha çabuk dinlenip gevşeyebilir.
* Masaj yapılan kaslar; dolaşımların canlanmasıyla daha iyi beslendikleri için yaralanmalara karşı daha dirençlidirler; aşırı zorlanma daha iyi uyum sağlayabilirler.
* Kan akımının hızlanmasıyla süt asidi vb. metabolizma artıklarının oluşturdukları yerden taşınmalarıyla birikim önlenir; germe, esnetme ve titreştirme manipülasyonlarıyla hipertonik kaslar gevşetilip, esnetilebilir. Nitekim, klinik çalışmalarımızda hipertonik kasın, bireyden bireye değişmek üzere, 7-8 seans sonra el altında birden bire gevşediğini görüyoruz:
* Masaj, yetersiz harekette, yaralanmalarda ve felçlerde olası kas erimesini, atrofiyi önlemez, ama sertleşme,fibröz doku oluşumu ve kasılmalar bilinçli bir masajla engellenebilir. Kas ve eklemlerde değişik nedenlere bağlı hareket kısıtlamalarında egzersizlerden önce masaj uygulanırsa egzersizler daha kolay ve rahat yapılabilir.
3. Sinirler Üzerine Etkiler
Kopmuş bir sinirin masajla yeniden oluşturulması (rejenerasyonu) söz konusu değildir. Ancak, sinir ve çevre dokularının kan dolaşımının aktive edilmesi, metabolizmanın yükselmesiyle rejenerasyon hızlandırılabilir.
4. Dinlendirici, Gevşetici-Psikosedatif Etki
Genel masajda uyuklama, solunumun derinleşmesi; masajdan sonra yorgunluğun, bitkinliğin kaybolması, kişinin zindeleşmesi, masajın çevresel ve merkezi sinir sistemi üzerine olumlu etkisinin somut belirtisidir.Masajın en tipik psiko-sedatif etkisi, çocuklarda olsun, büyüklerde olsun okşama-sıvazlamadır.! Bu nedenle de masörün kişiliği yaklaşımı, sonucu büyük çapta etkiler.
5. İç .Organlar Üzerine Etkiler
Vücut örtüsünde belli bölgelerin değişik yöntemlerle uyarılmasıyla bazı iç organ hastalıklarına etkili olunabilmektedir. Nitekim mide ağrılarında, safra kesesi sancılarında, karında gaz oluşumlarında, sırtta belli bölgelerin ovulmasıyla rahatlama olduğu halk arasında bilinir (masajın uzak etkisi!} İç organların vücut örtüsünde refleksif yolla ilişkili bulunduğu alanların haritası bile çıkarılmıştır (Head Bölgeleri). "Bağ Dokusu Masajı" ve ''Ayaklarda Refleks Alanlarının Masajı" bu bölgelere uygulanmaktadır. Uzakdoğu kökenli Akupunktur; akupressur ve shiatsu ile de iç organlara etkili olma amaçlanmaktadır.
6. Ağrı Dindirici Etki
İnsanın, ağrıyan acıyan yerini içgüdüyle ovuşturması, masajın tipik ağrı giderici etkisidir. Uzun bir yürüyüş sonunda ya da zorlu bir işten sonra ağrıyan bacak ve kol kaslarının ovulması ya da ovdurulmasının anlamı da budur. Yara1anmanın olmadığı salt gerginlik ve kasılmaya, spazma bağlı kas ağrılarında neden, kasılan kas içindeki damarların sıkışarak daralmasıyla kasın yeteri kadar oksijen alamamasıdır. Bu gelişme tıpta ağrı kısır döngüsü olarak bilinir. Bu kısır döngüyü kırmak, kasa gerekli oksijeni gönderebilmek için spazmın kaldırılması, kan dolaşımının düzenlenmesi gerekir. Masajla hem spazm çözülebildiği, hem de kan dolaşımı artırılabildiği için ağrı geriler.
Ayrıca, ağrı duygusunu indirgeyen ağrı eşiğini yükselten maddelerin (endorfin vb.) salgılanmasını bilinçli ve düzenli masajla artırıcı fizyolojik bilgi ve teknik eğitim gereklidir. Bu da ancak özel masaj okullarıyla sağlanabilir. Ülkemizde maalesef bir tek özgün masaj okulu yoktur. Türkiye sınırları içindeki tüm masörlerin ve masözlerin neyi ne kadar bildiklerini, ne yaptıklarını ehliyetlerini, Sağlık Bakanlığı dahil kimse bilmez!
Klasik Masajın Etkileri
Hazırlayan : Dr. Necdet Tuna
Recai YAHYAOĞLU - dryahyaoglu@hotmail.com 2004-08-07
Masajın vücut üzerindeki direkt ve in direkt etkileri, vücut örtüsüne uygulanan manipülasyonların, yani ellerle verilen dokunma, bastırma, germe, esnetme ve titreştirme biçimindeki mekanik uyarıların tepkileridir. Tepki.deride, derialtı dokusuna, kaslarda ve damarları sinir ağında yerel oluşabileceği gibi; refleks yolla başka bölgelere, örneğin iç organlara da aktarılabilir. Vejetatif sinir sisteminin uyarılması da genel etki kompleksi kapsamındadır. Masajın etkileri, fiziksel, fizyolojik ve psikolojik etmenlerin bileşkesi olarak değerlendirilir. Deri üzerinden ellerle verilen basınç ve germe biçimindeki ritmik mekanik uyarılarla sıkıştırılan ve gerilerek esnetilen deri, deri altı dokuları ve kasların yapılarındaki sinir uçları (reseptörler) uyarılır. Ayrıca, dokuların yapılarındaki kan ve lenf damarları da bu fiziksel uyarılardan etkilenir; arteriyel, venöz, kapiller ve lenf dolaşım canlanır.
Vücut sistemleri üzerindeki etkiler şöyle derlenebilir.
1. Dolaşım Sistemi Üzerinde Etkiler
Klasik masajın kan ve lenf dolaşımı üzerine etkileri .deneysel ve klinik araştırmalarla kanıtlanmıştır. Vücut örtüsüne kalp yönünde uygulanan yeterli dozdaki öfloraj ve petrisajla, lenf ve venöz sistem uyarılarak dolaşımı aktive edilir (damarsal etki). Bölgedeki kan akımındaki canlanma aletsel olarak da gösterilebilir. Damarlardaki akışın canlanmasıyla. dokularda sıvı değişimi hızlanır, dokular daha bol besi maddesi ve oksijen alabilir, metabolizma artıkları bulundukları yerden daha çabuk uzaklaşabilir.
Damarların çevresinde bulunan otonom sinir ağının: uyarılmasıyla da damarlarda refleksif bir genişleme olur. Yani, kan akımındaki hızlanma salt yumuşak bir hortum içinde ki sıvının sıvazlanarak ilerletilmesi demek değildir!
2. Kas1ar Üzerine Etkiler
Çok kez sanıldığı gibi, masajla ne kas hacmi artırılabilir ne de kas güçlendirilebilir. Kasları kuvvetlendirmenin tek yolu, düzenli aktif çalışmalar, yani egzersizlerdir. Masaj; ancak kasların işlevsel yeteneklerini yeniden kazandırılmasında yardımcı olarak kasların güçlenmesine katkıda bulunabilir:
* Yorgun kas masajla, salt dinlenmeyle geçirilen süreye oranla çok daha çabuk dinlenip gevşeyebilir.
* Masaj yapılan kaslar; dolaşımların canlanmasıyla daha iyi beslendikleri için yaralanmalara karşı daha dirençlidirler; aşırı zorlanma daha iyi uyum sağlayabilirler.
* Kan akımının hızlanmasıyla süt asidi vb. metabolizma artıklarının oluşturdukları yerden taşınmalarıyla birikim önlenir; germe, esnetme ve titreştirme manipülasyonlarıyla hipertonik kaslar gevşetilip, esnetilebilir. Nitekim, klinik çalışmalarımızda hipertonik kasın, bireyden bireye değişmek üzere, 7-8 seans sonra el altında birden bire gevşediğini görüyoruz:
* Masaj, yetersiz harekette, yaralanmalarda ve felçlerde olası kas erimesini, atrofiyi önlemez, ama sertleşme,fibröz doku oluşumu ve kasılmalar bilinçli bir masajla engellenebilir. Kas ve eklemlerde değişik nedenlere bağlı hareket kısıtlamalarında egzersizlerden önce masaj uygulanırsa egzersizler daha kolay ve rahat yapılabilir.
3. Sinirler Üzerine Etkiler
Kopmuş bir sinirin masajla yeniden oluşturulması (rejenerasyonu) söz konusu değildir. Ancak, sinir ve çevre dokularının kan dolaşımının aktive edilmesi, metabolizmanın yükselmesiyle rejenerasyon hızlandırılabilir.
4. Dinlendirici, Gevşetici-Psikosedatif Etki
Genel masajda uyuklama, solunumun derinleşmesi; masajdan sonra yorgunluğun, bitkinliğin kaybolması, kişinin zindeleşmesi, masajın çevresel ve merkezi sinir sistemi üzerine olumlu etkisinin somut belirtisidir.Masajın en tipik psiko-sedatif etkisi, çocuklarda olsun, büyüklerde olsun okşama-sıvazlamadır.! Bu nedenle de masörün kişiliği yaklaşımı, sonucu büyük çapta etkiler.
5. İç .Organlar Üzerine Etkiler
Vücut örtüsünde belli bölgelerin değişik yöntemlerle uyarılmasıyla bazı iç organ hastalıklarına etkili olunabilmektedir. Nitekim mide ağrılarında, safra kesesi sancılarında, karında gaz oluşumlarında, sırtta belli bölgelerin ovulmasıyla rahatlama olduğu halk arasında bilinir (masajın uzak etkisi!} İç organların vücut örtüsünde refleksif yolla ilişkili bulunduğu alanların haritası bile çıkarılmıştır (Head Bölgeleri). "Bağ Dokusu Masajı" ve ''Ayaklarda Refleks Alanlarının Masajı" bu bölgelere uygulanmaktadır. Uzakdoğu kökenli Akupunktur; akupressur ve shiatsu ile de iç organlara etkili olma amaçlanmaktadır.
6. Ağrı Dindirici Etki
İnsanın, ağrıyan acıyan yerini içgüdüyle ovuşturması, masajın tipik ağrı giderici etkisidir. Uzun bir yürüyüş sonunda ya da zorlu bir işten sonra ağrıyan bacak ve kol kaslarının ovulması ya da ovdurulmasının anlamı da budur. Yara1anmanın olmadığı salt gerginlik ve kasılmaya, spazma bağlı kas ağrılarında neden, kasılan kas içindeki damarların sıkışarak daralmasıyla kasın yeteri kadar oksijen alamamasıdır. Bu gelişme tıpta ağrı kısır döngüsü olarak bilinir. Bu kısır döngüyü kırmak, kasa gerekli oksijeni gönderebilmek için spazmın kaldırılması, kan dolaşımının düzenlenmesi gerekir. Masajla hem spazm çözülebildiği, hem de kan dolaşımı artırılabildiği için ağrı geriler.
Ayrıca, ağrı duygusunu indirgeyen ağrı eşiğini yükselten maddelerin (endorfin vb.) salgılanmasını bilinçli ve düzenli masajla artırıcı fizyolojik bilgi ve teknik eğitim gereklidir. Bu da ancak özel masaj okullarıyla sağlanabilir. Ülkemizde maalesef bir tek özgün masaj okulu yoktur. Türkiye sınırları içindeki tüm masörlerin ve masözlerin neyi ne kadar bildiklerini, ne yaptıklarını ehliyetlerini, Sağlık Bakanlığı dahil kimse bilmez!
Klasik Masajın Etkileri
Hazırlayan : Dr. Necdet Tuna
Recai YAHYAOĞLU - dryahyaoglu@hotmail.com 2004-08-07
Labels:
ALTERNATİF TIP,
HABER,
KISA KISA SAĞLIK,
RUH SAĞLIĞI
Anne sütü anneler için de faydalı
Anne sütü anneler için de faydalı
Bebekler için faydaları her fırsatta dile getirilen anne sütünün, anneler için de büyük yararları olduğu belirtiliyor.
Özel Jimer Hastanesi doktorlarından Op. Dr. Gülin Okan, bebekteki gelişimi olumlu etkilediğini belirttiği anne sütünün, anne için de oldukça önemli olduğunu vurguladı. Anne sütünün bazı hastalıklardan ve enfeksiyonlardan korumaya yardımcı etkilerinin olduğunu belirten Op. Dr. Okan, şöyle konuştu: "İçerdiği koruyucu maddeler nedeniyle anne sütü alan bebeklerde kulak enfeksiyonu, allerjiler, kusma, ishal, bronşit, bronşiolit, menenjit daha az sıklıkta görülür. Anne sütünün içeriği bebeğin değişen ihtiyaçlarına göre değişim gösterir. Sütün sabah ve akşam içeriği farklıdır. Bebek prematüre doğmuşsa prematüre bebeğin ihtiyaçlarına göre farklılık gösterir. Bebek için sindirilmesi en kolay olan besindir. Bu nedenle bebekler daha sık beslenmek ister ve daha iyi kilo alırlar. Ayrıca karın ağrısı, gaz sancısı ve kabızlık daha az sıklıkta görülür. Anne sütü alan bebeklerde 'ani beşik ölümü sendromu (SIDS)' daha az sıklıkta görülür. Temas, sıcaklık ve yakınlık sağlayarak emzirme ile anne ve bebek arasında özel bir bağ oluşur. Bebeğin ruhsal gelişimi için faydalıdır. Emzirme çene ve dişeti gelişimi için de oldukça faydalıdır."
Anne sütünün bebekle birlikte anne için de faydalı olduğunu belirten Okan, "Annede bulunan süt, annenin kalori yakmasını sağlayarak doğum öncesi kilosuna dönmesine yardım eder. Yumurtalık ve göğüs kanseri riskini azaltır. Kemik yoğunluğunu artırır. Adet kanamalarının başlamasını geciktirir. Doğum sonrası uterusun normal boyutlarına dönmesine yardım eder" dedi.
Bebek emziren anneler aldıkları her şeyin anne sütü aracılığı ile bebeğe geçeceğinin farkında olması gerektiğini belirten Okan, şöyle devam etti: "Emzirme süresi boyunca anne ilaç kullanma gereği duyuyorsa bunu mutlaka doktoruna danışmalıdır. Bazı ilaçlar bebekler için zararlı olabilir. İlaç almak gerekiyorsa emzirdikten hemen sonra alınmalıdır. Alkol kullanımı tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Sigara içilmemeli ve bebekle aynı ortamda sigara içilmesine izin verilmemelidir. Kafein içeren içeceklerden uzak durulması gerekir çünkü kafein bebekte uykusuzluk, sinirlilik yapabilir, iştahsızlığa neden olabilir. Kola ve asitli içeceklerden uzak durulmalıdır. Bununla birlikte bazen bebeklerin inek sütüne karşı allerjisi olabilir. Bu durumda bebek emdikten birkaç dakika veya birkaç saat sonra başlayan ishal, döküntü, huzursuzluk veya gaz oluşabilir. Bebeğinizin inek sütüne allerjisi olup olmadığını anlamak için 2 hafta süreyle tüm inek sütü ürünleri (inek sütü, peynir, yoğurt) anne diyetinden çıkarılmalıdır."
Okan, özellikle 1 - 7 Ekim Emzirme Haftası'nda yapılan bilgilendirmeler ile annelerin bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Cihan
Bebekler için faydaları her fırsatta dile getirilen anne sütünün, anneler için de büyük yararları olduğu belirtiliyor.
Özel Jimer Hastanesi doktorlarından Op. Dr. Gülin Okan, bebekteki gelişimi olumlu etkilediğini belirttiği anne sütünün, anne için de oldukça önemli olduğunu vurguladı. Anne sütünün bazı hastalıklardan ve enfeksiyonlardan korumaya yardımcı etkilerinin olduğunu belirten Op. Dr. Okan, şöyle konuştu: "İçerdiği koruyucu maddeler nedeniyle anne sütü alan bebeklerde kulak enfeksiyonu, allerjiler, kusma, ishal, bronşit, bronşiolit, menenjit daha az sıklıkta görülür. Anne sütünün içeriği bebeğin değişen ihtiyaçlarına göre değişim gösterir. Sütün sabah ve akşam içeriği farklıdır. Bebek prematüre doğmuşsa prematüre bebeğin ihtiyaçlarına göre farklılık gösterir. Bebek için sindirilmesi en kolay olan besindir. Bu nedenle bebekler daha sık beslenmek ister ve daha iyi kilo alırlar. Ayrıca karın ağrısı, gaz sancısı ve kabızlık daha az sıklıkta görülür. Anne sütü alan bebeklerde 'ani beşik ölümü sendromu (SIDS)' daha az sıklıkta görülür. Temas, sıcaklık ve yakınlık sağlayarak emzirme ile anne ve bebek arasında özel bir bağ oluşur. Bebeğin ruhsal gelişimi için faydalıdır. Emzirme çene ve dişeti gelişimi için de oldukça faydalıdır."
Anne sütünün bebekle birlikte anne için de faydalı olduğunu belirten Okan, "Annede bulunan süt, annenin kalori yakmasını sağlayarak doğum öncesi kilosuna dönmesine yardım eder. Yumurtalık ve göğüs kanseri riskini azaltır. Kemik yoğunluğunu artırır. Adet kanamalarının başlamasını geciktirir. Doğum sonrası uterusun normal boyutlarına dönmesine yardım eder" dedi.
Bebek emziren anneler aldıkları her şeyin anne sütü aracılığı ile bebeğe geçeceğinin farkında olması gerektiğini belirten Okan, şöyle devam etti: "Emzirme süresi boyunca anne ilaç kullanma gereği duyuyorsa bunu mutlaka doktoruna danışmalıdır. Bazı ilaçlar bebekler için zararlı olabilir. İlaç almak gerekiyorsa emzirdikten hemen sonra alınmalıdır. Alkol kullanımı tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Sigara içilmemeli ve bebekle aynı ortamda sigara içilmesine izin verilmemelidir. Kafein içeren içeceklerden uzak durulması gerekir çünkü kafein bebekte uykusuzluk, sinirlilik yapabilir, iştahsızlığa neden olabilir. Kola ve asitli içeceklerden uzak durulmalıdır. Bununla birlikte bazen bebeklerin inek sütüne karşı allerjisi olabilir. Bu durumda bebek emdikten birkaç dakika veya birkaç saat sonra başlayan ishal, döküntü, huzursuzluk veya gaz oluşabilir. Bebeğinizin inek sütüne allerjisi olup olmadığını anlamak için 2 hafta süreyle tüm inek sütü ürünleri (inek sütü, peynir, yoğurt) anne diyetinden çıkarılmalıdır."
Okan, özellikle 1 - 7 Ekim Emzirme Haftası'nda yapılan bilgilendirmeler ile annelerin bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Cihan
Labels:
ÇOCUK SAĞLIĞI,
HABER,
KISA KISA SAĞLIK,
RUH SAĞLIĞI
Tuesday, May 6, 2008
BEYNİMİZ
Sağ ve sol beynin şifreleri nelerdir?
Yapılan araştırmalar her geçen gün beyin ile ilgili yeni bilgiler veriyor. Kişinin duygularını tanıması ve beynini doğru yönlendirmesi de giderek önem kazanıyor.
Bu konuda Duyguların Dili adıyla kitap yazan Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan çarpıcı görüşlere yer veriyor.
Sol beyin ‘EĞER’ ve ‘FAKAT’ der
Bugün artık biliyoruz ki, sol beyin, kelime ve sayılarla ilgilenen, sağ beyne nazaran geçmişin üzerinde daha çok duran beyin alanıdır. Bu alanın özellikleri, soğuk, keskin, köşeli, mesafeli ve sert olması, katı kurallarının bulunmasıdır. Sol beyin 'eğer' ve 'fakat' sözlerini çok kullanır. Bu iki kelime hemen karar vermemeyi ifade eder. Beynin sol tarafı, bir şeyi anlamaya çalışırken aynı zamanda ertelemeye de yatkındır. Ayrıca benmerkezci olma eğilimindedir. Kendisini mutlu edecek şeyleri önemser. Bu sebeple de kendisi önceliklidir. Erkeklerin sol beyinleri baskın çalıştığı için benmerkezci yanları baskındır. Beynin sol kısmı, iradeyi mantıksal olarak kullanır.
Sağ beyin duygusaldır!
Sol beyin, yeni fikirlere açık değildir. Koruyucu, tutucu ve savunucudur. Oysa sağ beyin farklılıklara gebedir. Deneme yanılmayla karar verir. Duygusal alanlarla ilgili olduğu için istekleri hemen olsun ister. Stratejik düşünmek yerine, taktik bulur. Arzularını ertelemekten hoşlanmaz. Hızlı karar verip harekete geçmek eğilimindedir, acelecidir.
Sol beyin eril, sağ dişildir
Sol beyin, yeni fikirlere açık değildir. Koruyucu, tutucu ve savunucudur. Sağ beyin farklılıklara gebedir. Deneme yanılmayla karar verir. Sol beyin sayı ve rakamlarla ilgilenirken sağ beynin ilgi alanı daha çok görsel konulardan ve zevklerden oluşur. Estetik kaygılar sağ beyinde etkilidir.
Sağ beyin sevgiye göre karar verir!
Sağ beyni baskın çalışan kişiler iradelerine duygularını katarlar. Bir insanla iş yaparken ya da onun hakkında karar verirken kâr-zarar analizi yapmaktan çok, onu sevip sevmediklerini ölçü alırlar. İnsanları analiz ederken "o beni çok sever" ya da "ben onu çok severim" diyerek referanslarının duygu olduğunu belli ederler.
Sağ beyin niyete sol beyin sürece bakar
Sol beyinde niyet önemli değildir. Sürece ve sonuca bakar. Sağ beyin ise niyete göre hareket eder. Sol beyin hayal kurmaz ama sağ beyin hayalcidir. Yine sağ beyin sezgilere çok değer verir. Beyin görüntüleme çalışmalarında sol beynin görsel unsurlara hızlı tepki verdiği ortaya çıkmıştır. Oysa sağ beyin duygusal sayılabilecek uyarılara daha çabuk cevap vermektedir.
Sağ beyin sempatik, ön beyin empatiktir
Sol beynin önceliği kendisindeyken, sağ beynin önceliği başkalarındadır. Oysa ön beyin, önceliğin kendisinde mi yoksa başkalarında mı olacağını, hangi şartta nasıl tercihler yapacağını iyi belirler. Ön beyin empatik düşünür. Mesela, sol beyniyle düşünen bir kimse karşısındakine yol tarif ederken, yönleri kendisine göre tarif eder. "Sola gideceksin" dediğinde bu sol taraf kendi soludur. Oysa empati yapabilen insan karşı tarafın yönünü dikkate alır.
Sol gerçekleri, sağ beyin duyguları analiz eder
Sağ beyin pembe düşler görür. Gerçeklerden uzak hayaller kurmak onun işidir. Sol beyin ise, hayali ve sezgileri önemsemez, kullanmaz. Sağ beyin dişil özellikler barındırdığı için, sezgisel düşünmeye yatkındır ve sezgilerinde çoğunlukla haklı çıkar. Ön beyin ise sezgileri süzgeçten geçirerek kullanır. Her hissettiğini doğru kabul eden sağ beyne mukabil, ön beyin sezgilerinin doğru olup olmadığını anlamaya çalışır. Sol beyin gerçekleri, sağ beyin duyguları, ön beyin ise doğruları analiz eder ve öncelik verir.
Sol beyinde erkeksi özellikler baskın!
Sağ beyin duygusal kararlar verdiği için, bu kararları inanarak vermek ister. Sol beyin, inanamasa da karar vermekten yanadır. Sol beyin tekil ve erildir. Yani erkeksi özellikleri baskındır. Sağ beyin ise çoğulcudur ve dişil özellikleri vardır. Sol beyin anlamaya çalışırken, sağ beyin hissetmek için uğraşır. Sol beyin karşılaştığı olaylarda çıkarı doğrultusunda tepkiler verirken, sağ beyin sempatik bir bakışıyla yaklaşır. Yani kendini hemen olaya kaptırır. Sağ beyni baskın çalışan kimse, birisi ağladığı zaman onunla beraber ağlar. Kendisinden çok başkalarını mutlu etmeye uğraşır. Kadınlarda bu özelliğe sık rastlanır, kadınların şefkat duyguları yoğundur ve iyi annelik yaparlar.
(Bugün)
Yapılan araştırmalar her geçen gün beyin ile ilgili yeni bilgiler veriyor. Kişinin duygularını tanıması ve beynini doğru yönlendirmesi de giderek önem kazanıyor.
Bu konuda Duyguların Dili adıyla kitap yazan Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan çarpıcı görüşlere yer veriyor.
Sol beyin ‘EĞER’ ve ‘FAKAT’ der
Bugün artık biliyoruz ki, sol beyin, kelime ve sayılarla ilgilenen, sağ beyne nazaran geçmişin üzerinde daha çok duran beyin alanıdır. Bu alanın özellikleri, soğuk, keskin, köşeli, mesafeli ve sert olması, katı kurallarının bulunmasıdır. Sol beyin 'eğer' ve 'fakat' sözlerini çok kullanır. Bu iki kelime hemen karar vermemeyi ifade eder. Beynin sol tarafı, bir şeyi anlamaya çalışırken aynı zamanda ertelemeye de yatkındır. Ayrıca benmerkezci olma eğilimindedir. Kendisini mutlu edecek şeyleri önemser. Bu sebeple de kendisi önceliklidir. Erkeklerin sol beyinleri baskın çalıştığı için benmerkezci yanları baskındır. Beynin sol kısmı, iradeyi mantıksal olarak kullanır.
Sağ beyin duygusaldır!
Sol beyin, yeni fikirlere açık değildir. Koruyucu, tutucu ve savunucudur. Oysa sağ beyin farklılıklara gebedir. Deneme yanılmayla karar verir. Duygusal alanlarla ilgili olduğu için istekleri hemen olsun ister. Stratejik düşünmek yerine, taktik bulur. Arzularını ertelemekten hoşlanmaz. Hızlı karar verip harekete geçmek eğilimindedir, acelecidir.
Sol beyin eril, sağ dişildir
Sol beyin, yeni fikirlere açık değildir. Koruyucu, tutucu ve savunucudur. Sağ beyin farklılıklara gebedir. Deneme yanılmayla karar verir. Sol beyin sayı ve rakamlarla ilgilenirken sağ beynin ilgi alanı daha çok görsel konulardan ve zevklerden oluşur. Estetik kaygılar sağ beyinde etkilidir.
Sağ beyin sevgiye göre karar verir!
Sağ beyni baskın çalışan kişiler iradelerine duygularını katarlar. Bir insanla iş yaparken ya da onun hakkında karar verirken kâr-zarar analizi yapmaktan çok, onu sevip sevmediklerini ölçü alırlar. İnsanları analiz ederken "o beni çok sever" ya da "ben onu çok severim" diyerek referanslarının duygu olduğunu belli ederler.
Sağ beyin niyete sol beyin sürece bakar
Sol beyinde niyet önemli değildir. Sürece ve sonuca bakar. Sağ beyin ise niyete göre hareket eder. Sol beyin hayal kurmaz ama sağ beyin hayalcidir. Yine sağ beyin sezgilere çok değer verir. Beyin görüntüleme çalışmalarında sol beynin görsel unsurlara hızlı tepki verdiği ortaya çıkmıştır. Oysa sağ beyin duygusal sayılabilecek uyarılara daha çabuk cevap vermektedir.
Sağ beyin sempatik, ön beyin empatiktir
Sol beynin önceliği kendisindeyken, sağ beynin önceliği başkalarındadır. Oysa ön beyin, önceliğin kendisinde mi yoksa başkalarında mı olacağını, hangi şartta nasıl tercihler yapacağını iyi belirler. Ön beyin empatik düşünür. Mesela, sol beyniyle düşünen bir kimse karşısındakine yol tarif ederken, yönleri kendisine göre tarif eder. "Sola gideceksin" dediğinde bu sol taraf kendi soludur. Oysa empati yapabilen insan karşı tarafın yönünü dikkate alır.
Sol gerçekleri, sağ beyin duyguları analiz eder
Sağ beyin pembe düşler görür. Gerçeklerden uzak hayaller kurmak onun işidir. Sol beyin ise, hayali ve sezgileri önemsemez, kullanmaz. Sağ beyin dişil özellikler barındırdığı için, sezgisel düşünmeye yatkındır ve sezgilerinde çoğunlukla haklı çıkar. Ön beyin ise sezgileri süzgeçten geçirerek kullanır. Her hissettiğini doğru kabul eden sağ beyne mukabil, ön beyin sezgilerinin doğru olup olmadığını anlamaya çalışır. Sol beyin gerçekleri, sağ beyin duyguları, ön beyin ise doğruları analiz eder ve öncelik verir.
Sol beyinde erkeksi özellikler baskın!
Sağ beyin duygusal kararlar verdiği için, bu kararları inanarak vermek ister. Sol beyin, inanamasa da karar vermekten yanadır. Sol beyin tekil ve erildir. Yani erkeksi özellikleri baskındır. Sağ beyin ise çoğulcudur ve dişil özellikleri vardır. Sol beyin anlamaya çalışırken, sağ beyin hissetmek için uğraşır. Sol beyin karşılaştığı olaylarda çıkarı doğrultusunda tepkiler verirken, sağ beyin sempatik bir bakışıyla yaklaşır. Yani kendini hemen olaya kaptırır. Sağ beyni baskın çalışan kimse, birisi ağladığı zaman onunla beraber ağlar. Kendisinden çok başkalarını mutlu etmeye uğraşır. Kadınlarda bu özelliğe sık rastlanır, kadınların şefkat duyguları yoğundur ve iyi annelik yaparlar.
(Bugün)
Sunday, April 20, 2008
Kötümserlik depresyonu tetikliyor
Kendisine ve dünyaya karşı kötümser bir bakış açısına sahip, aşırı stresten bunalmış insanlar depresyona yatkın. Ancak bunun, psikolojik bir yatkınlık mı olduğu, yoksa hastalığın erken evrelerini mi yansıttığı bilinmez.
Dr. Oğuz TAN, Uzm. Psikolog. Zehra EROL
Depresyonun sebepleri nelerdir?
Kimi zaman hiçbir çevresel etki olmadan, dışsal stres unsurları bulunmadan da depresyona giren insanların olduğunu biliyoruz. Eğer depresyon, yalnızca önemli bir olay ya da durum karşısında büyük üzüntülere, umutsuzluğa kapılmak olmadığına göre, o zaman nedir depresyona neden olan şeyler
Gerçekte kimi depresyon türlerinin kalıtsal ya da yapısal olduğu düşünülür.
En azından biyolojik olarak depresyona yatkınlığın anne babadan çocuklara geçebileceği tahmin edilmektedir.
Ailesi depresyon geçiren daha mı yatkın?
Eğer anne babanın her ikisi de depresyon geçirmişse bunların çocuklarının depresyon geçirme olasılıklarının % 50'den fazla olabileceği söylenmektedir. Bu tür savlarda genellikle başvurulan tek yumurta ikizleri, burada da en büyük kanıt olarak kullanılır. Yapılan çalışmalar tek yumurta ikizlerinden birinin depresyon geçirmesi durumunda diğerinin de geçirme olasılığının % 50 olduğunu, çift yumurta ikizleri ve kardeşlerdeyse bu oranın % 25 olduğunu gösterir.
Felç, parkinson, kalp krizi de tetikliyor mu?
Kendine güveni az olan, kendisine ve dünyaya karşı kötümser bir bakış açısına sahip, aşırı stresten bunalmış insanların depresyona yatkın olduğu söylenir. Ancak bunun, psikolojik bir yatkınlık mı olduğu, yoksa hastalığın erken evrelerini mi yansıttığı bilinmez. Yakın bir geçmişte bilim adamları, vücuttaki fiziksel değişimlere düşünsel (mental) değişimlerin eşlik edebildiğini gösterdiler. Felç, kalp krizi, kanser, Parkinson hastalığı ya da hormonal bozukluklar da depresif hastalıklara neden olabiliyor.
Depresyon araştırmalarından çıkan sonuçlar nelerdir?
Henüz depresyonu saptamamızı sağlayacak bir DNA testi keşfedilmemiş olduğundan, bilim adamları depresyon konusunda başka fiziksel bulgular elde etme çabasındadırlar. Bunların başında da beyinde kimi bölgeler üzerinde yapılan araştırmalar geliyor. Beyinde hipokampus ve sol beyin yarım küresi kabuğunun bir kısmının depresyondaki hastalarda daha küçük olduğu iddia edilmektedir. Bir çalışmada depresyondaki kadınlarda hipokampusun diğer kadınlara oranla % 10 daha küçük olduğu saptandı. Hatta hasta ne kadar çok depresyon geçirirse hipokampus o kadar küçülür. Ancak, burada da başka bir ikilemle karşılaşırız: "Acaba, depresyon nöbetleri mi hipokampusun küçülmesine neden olur, yoksa hipokampus ne kadar küçükse depresyona yatkınlık o kadar mı artar
" Depresyonun hipokampusu küçülttüğünü düşünen bilim adamları bunun nasıl gerçekleştiğini bulmak konusundaki araştırmalarını sürdürmektedirler. Beyindeki işlevlerde bir takım değişikliklerin depresyonla ilgisi var mı? Beyinde işler büyük oranda nöron denilen sinir hücreleri aracılığıyla yürüyor. Beyinde bulunan milyonlarca nöron konuştuğumuzda, hareket ettiğimizde, düşündüğümüzde ya da bir şeyler hissettiğimizde etkin hale gelir, aralarında elektrik sinyalleri geçmeye başlar. Beyinle ilgili birçok araştırmada nöronlar arasındaki bu elektrik alışverişi incelenir. Bunun için EEG (elektroensefalografi) ve PET (Pozitron Emisyon Tomografi) taramaları gibi yöntemlerden yararlanılır. PET taramalarıyla gerçekleştirilen depresyonla ilgili araştırmalarda, depresyondaki kişilerde daha düşük beyin etkinlikleri gözlenmiştir. Bununla birlikte, birtakım başka bulgulara da rastlanmıştır.
Örneğin, kaygı ve üzüntü anlarında aktif hale gelen beynin ilgili kısmı, depresyondaki kişilerde sağlıklı kişilerdekine oranla daha etkindir. Belirli bilişsel görevleri ve duygusal etkinlikleri yerine getiren beynin başka bir bölümüyse depresyondaki insanlarda daha az etkindir.
Genetik olduğunu söyleyebilir miyiz?
Elbette depresyonun yalnızca genetik bir rahatsızlık olabileceğini bilmek yeterli değil; bunun sorumlusu olan gen konusunda henüz elimizde kesin bir bilgi yok. Kimi araştırmacılar, Ob adı verilen bir genden kuşkulanmaktadırlar. Kimi insanlarda, normalden 10 DNA harfi kadar eksik Ob geni bulunur ve bunun depresyonla ilişkili olduğu öne sürülür. Bir başka şüpheli gen için, yine genin uzunluğuyla depresyon arasında bağlantı kurulur. Bu genin kısa türüne sahip olanlar, sinir hücreleri arasında sinyal ileten serotonin adlı bir kimyasalı, diğer insanlardan daha az üretirler ve utangaç-kaygılı bir kişilik yapısına sahip olma olasılıkları yüksektir.
Ancak yine de bu bulgulardan kesin bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Gerçi genler üzerinde yapılan çalışmaların hızı ve kat ettiği yol düşünülünce, depresyona yatkınlığı sağlayan genin ortaya çıkarılması pek de uzak bir olasılık gibi görünmemektedir.Elbette depresyonun yalnızca genetik bir rahatsızlık olabileceğini bilmek yeterli değil; bunun sorumlusu olan gen konusunda henüz elimizde kesin bir bilgi yok. Kimi araştırmacılar, Ob adı verilen bir genden kuşkulanmaktadırlar. Kimi insanlarda, normalden 10 DNA harfi kadar eksik Ob geni bulunur ve bunun depresyonla ilişkili olduğu öne sürülür. Bir başka şüpheli gen için, yine genin uzunluğuyla depresyon arasında bağlantı kurulur. Bu genin kısa türüne sahip olanlar, sinir hücreleri arasında sinyal ileten serotonin adlı bir kimyasalı, diğer insanlardan daha az üretirler ve utangaç-kaygılı bir kişilik yapısına sahip olma olasılıkları yüksektir. Ancak yine de bu bulgulardan kesin bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Gerçi genler üzerinde yapılan çalışmaların hızı ve kat ettiği yol düşünülünce, depresyona yatkınlığı sağlayan genin ortaya çıkarılması pek de uzak bir olasılık gibi görünmemektedir.
Bugün
Dr. Oğuz TAN, Uzm. Psikolog. Zehra EROL
Depresyonun sebepleri nelerdir?
Kimi zaman hiçbir çevresel etki olmadan, dışsal stres unsurları bulunmadan da depresyona giren insanların olduğunu biliyoruz. Eğer depresyon, yalnızca önemli bir olay ya da durum karşısında büyük üzüntülere, umutsuzluğa kapılmak olmadığına göre, o zaman nedir depresyona neden olan şeyler
Gerçekte kimi depresyon türlerinin kalıtsal ya da yapısal olduğu düşünülür.
En azından biyolojik olarak depresyona yatkınlığın anne babadan çocuklara geçebileceği tahmin edilmektedir.
Ailesi depresyon geçiren daha mı yatkın?
Eğer anne babanın her ikisi de depresyon geçirmişse bunların çocuklarının depresyon geçirme olasılıklarının % 50'den fazla olabileceği söylenmektedir. Bu tür savlarda genellikle başvurulan tek yumurta ikizleri, burada da en büyük kanıt olarak kullanılır. Yapılan çalışmalar tek yumurta ikizlerinden birinin depresyon geçirmesi durumunda diğerinin de geçirme olasılığının % 50 olduğunu, çift yumurta ikizleri ve kardeşlerdeyse bu oranın % 25 olduğunu gösterir.
Felç, parkinson, kalp krizi de tetikliyor mu?
Kendine güveni az olan, kendisine ve dünyaya karşı kötümser bir bakış açısına sahip, aşırı stresten bunalmış insanların depresyona yatkın olduğu söylenir. Ancak bunun, psikolojik bir yatkınlık mı olduğu, yoksa hastalığın erken evrelerini mi yansıttığı bilinmez. Yakın bir geçmişte bilim adamları, vücuttaki fiziksel değişimlere düşünsel (mental) değişimlerin eşlik edebildiğini gösterdiler. Felç, kalp krizi, kanser, Parkinson hastalığı ya da hormonal bozukluklar da depresif hastalıklara neden olabiliyor.
Depresyon araştırmalarından çıkan sonuçlar nelerdir?
Henüz depresyonu saptamamızı sağlayacak bir DNA testi keşfedilmemiş olduğundan, bilim adamları depresyon konusunda başka fiziksel bulgular elde etme çabasındadırlar. Bunların başında da beyinde kimi bölgeler üzerinde yapılan araştırmalar geliyor. Beyinde hipokampus ve sol beyin yarım küresi kabuğunun bir kısmının depresyondaki hastalarda daha küçük olduğu iddia edilmektedir. Bir çalışmada depresyondaki kadınlarda hipokampusun diğer kadınlara oranla % 10 daha küçük olduğu saptandı. Hatta hasta ne kadar çok depresyon geçirirse hipokampus o kadar küçülür. Ancak, burada da başka bir ikilemle karşılaşırız: "Acaba, depresyon nöbetleri mi hipokampusun küçülmesine neden olur, yoksa hipokampus ne kadar küçükse depresyona yatkınlık o kadar mı artar
" Depresyonun hipokampusu küçülttüğünü düşünen bilim adamları bunun nasıl gerçekleştiğini bulmak konusundaki araştırmalarını sürdürmektedirler. Beyindeki işlevlerde bir takım değişikliklerin depresyonla ilgisi var mı? Beyinde işler büyük oranda nöron denilen sinir hücreleri aracılığıyla yürüyor. Beyinde bulunan milyonlarca nöron konuştuğumuzda, hareket ettiğimizde, düşündüğümüzde ya da bir şeyler hissettiğimizde etkin hale gelir, aralarında elektrik sinyalleri geçmeye başlar. Beyinle ilgili birçok araştırmada nöronlar arasındaki bu elektrik alışverişi incelenir. Bunun için EEG (elektroensefalografi) ve PET (Pozitron Emisyon Tomografi) taramaları gibi yöntemlerden yararlanılır. PET taramalarıyla gerçekleştirilen depresyonla ilgili araştırmalarda, depresyondaki kişilerde daha düşük beyin etkinlikleri gözlenmiştir. Bununla birlikte, birtakım başka bulgulara da rastlanmıştır.
Örneğin, kaygı ve üzüntü anlarında aktif hale gelen beynin ilgili kısmı, depresyondaki kişilerde sağlıklı kişilerdekine oranla daha etkindir. Belirli bilişsel görevleri ve duygusal etkinlikleri yerine getiren beynin başka bir bölümüyse depresyondaki insanlarda daha az etkindir.
Genetik olduğunu söyleyebilir miyiz?
Elbette depresyonun yalnızca genetik bir rahatsızlık olabileceğini bilmek yeterli değil; bunun sorumlusu olan gen konusunda henüz elimizde kesin bir bilgi yok. Kimi araştırmacılar, Ob adı verilen bir genden kuşkulanmaktadırlar. Kimi insanlarda, normalden 10 DNA harfi kadar eksik Ob geni bulunur ve bunun depresyonla ilişkili olduğu öne sürülür. Bir başka şüpheli gen için, yine genin uzunluğuyla depresyon arasında bağlantı kurulur. Bu genin kısa türüne sahip olanlar, sinir hücreleri arasında sinyal ileten serotonin adlı bir kimyasalı, diğer insanlardan daha az üretirler ve utangaç-kaygılı bir kişilik yapısına sahip olma olasılıkları yüksektir.
Ancak yine de bu bulgulardan kesin bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Gerçi genler üzerinde yapılan çalışmaların hızı ve kat ettiği yol düşünülünce, depresyona yatkınlığı sağlayan genin ortaya çıkarılması pek de uzak bir olasılık gibi görünmemektedir.Elbette depresyonun yalnızca genetik bir rahatsızlık olabileceğini bilmek yeterli değil; bunun sorumlusu olan gen konusunda henüz elimizde kesin bir bilgi yok. Kimi araştırmacılar, Ob adı verilen bir genden kuşkulanmaktadırlar. Kimi insanlarda, normalden 10 DNA harfi kadar eksik Ob geni bulunur ve bunun depresyonla ilişkili olduğu öne sürülür. Bir başka şüpheli gen için, yine genin uzunluğuyla depresyon arasında bağlantı kurulur. Bu genin kısa türüne sahip olanlar, sinir hücreleri arasında sinyal ileten serotonin adlı bir kimyasalı, diğer insanlardan daha az üretirler ve utangaç-kaygılı bir kişilik yapısına sahip olma olasılıkları yüksektir. Ancak yine de bu bulgulardan kesin bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Gerçi genler üzerinde yapılan çalışmaların hızı ve kat ettiği yol düşünülünce, depresyona yatkınlığı sağlayan genin ortaya çıkarılması pek de uzak bir olasılık gibi görünmemektedir.
Bugün
Monday, April 7, 2008
Kekemelik
Kekemelik tarih oluyor!
Tedavi edilmeyen kekemelik sorunu psikolojiyi önemli ölçüde bozabiliyor!..
Kekemelik tarih oluyor!
Kekemelik, tedavi edilmezse birçok psikiyatrik hastalığı da beraberinde getiriyor. Uzman konuşma terapisti Leyla Arslan, "Herkesin konuşması, birbirinden parmak izi kadar farklıdır. Bu yüzden kişilere göre tedavi yöntemi seçerek, başarılı sonuçlar alınabilir" diyor.
Konuşmanın akıcılığındaki ritim bozuklukluğu olarak tanımlanan kekemelik, en sık 3-4 yaşlarında görülüyor. Çocukların yaşadığı sinirsel gerilim sonucu ortaya çıkan hastalık, tedavi edilmediğinde insanların sosyal ortamdan uzaklaşmasına neden oluyor.
Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi'nden Uzman Konuşma Terapisti Leyla Arslan, "Kekemeliğin çok çeşitli belirtileri vardır. Çocuklarda çoğunlukla, hece tekrarları yapma, ünlü seslerle başlayan kelimeleri uzatarak konuşma, kelimeler arasında beklemeler, yavaş konuşma, konuşurken ayağını yere vurma, boynunu ileri geri hareket ettirme, ağzı aşırı açma, el hareketleri ya da kafa hareketleri yardımıyla konuşma şeklinde görülür" diye konuştu.
KLİNİK TEDAVİSİ ŞART
Konuşma bozuklukların hem fiziksel hem de psikolojik yönden incelenmesi gerektiğini vurgulayan Arslan, "Klinik yaklaşımla, kekemeliğin nedenleri araştırıldığı zaman psikiyatrik bir tanı konuluyor" diye konuştu. Konuşmanın akıcılığını bozan nedenlerin birbirinden farklı olduğunun unutulmaması gerektiğini kaydeden Arslan, "Klinik uygulamasında konuşma akıcılığını kazandırılır. Çoğu kez ikincil olarak başka bir sorunu ya da durumda çözülür. O yüzdendir ki kekemeliğin tedavisinde çok çeşitli ve değişik tedavi yöntemleri gelişmiştir" şeklinde konuştu.
AKICI KONUŞABİLİRSİNİZ
Hastalığın tedavi edileceğinin unutulmaması gerektiğini kaydeden Arslan, bu tür rahatsızlığı olanların mutlaka doktora gitmesi gerektiğini belirterek, "Yıllarca hayali kurduğunuz şekilde akıcı konuşmanın mümkün olduğunu unutmayın. Bu sizin elinizde, yeter ki tedaviye başlayın" dedi.
DEPRESYON KONUŞMAYI ETKİLİYOR
Depresyon, farklı kişileri farklı biçimlerde etkiler. Genelde kendilerine güvenleri yoktur. Kederli ve olumsuz düşüncelerle dolu olurlar. Konsantre olmakta ve karar vermekte zorlanırlar. Unutkanlık, huzursuzluk, sabırsızlık, enerji azlığı en sık görülen belirtilerdir. Bu ruh durumunun konuşmayı etkilememesi mümkün değildir. O yüzden bazı konuşma bozukluklarında sözcükler arasında beklemeler, güvensiz ses tonu depresyonun iz düşümü gibidir.
TEKRARLAYAN DAVRANIŞLAR
Bu tanıyı almış kişilerde genellikle sinirlilik ve hafif bir felaket duygusu ortaya çıkmakta ve kendisini rahatlatmak için bazı davranışları tekrar tekrar yapmaktadır. Tekrarlayan davranışlar tutarlılık gösterdiği için güven verir. Duygularda olan bu durum düşünce düzeyinde de konuşma düzeyinde de görülür ve kelime tekrarları, hece tekrarları sürer gider. Problem sorumluluğu alabilecek bir başka kişinin varlığı durumunda ortadan kalkar. Bu kişiler de seanslarda terapistle konuşurken, arkadaşları onunla birlikte konuşurken rahattırlar, yalnız konuşurken tekrarlar artar.
ANKSiYETE BOZUKLUKLARI
Bu tanıyı almış olan bireylerde konuşma ve davranışlara bir korku duygusu eşlik eder. Birey bazı ortamlarda ve aşırı stres altında hızlanır, tonlama yapamaz ve nefesi düzgün kullanamadığı için konuşmanın akışını kontrol edemez. Kendi kendine normal konuşurken, bazı kişilerin yanında, otorite olan kişiyle, karşı cinsle, kalabalık ortamda, alışverişte, lokantada, dolmuşa para verirken, aşırı terlemeyle birlikte artar. Bu nedenle, mümkün olduğu kadar konuşmamayı seçer.
Bugün
Tedavi edilmeyen kekemelik sorunu psikolojiyi önemli ölçüde bozabiliyor!..
Kekemelik tarih oluyor!
Kekemelik, tedavi edilmezse birçok psikiyatrik hastalığı da beraberinde getiriyor. Uzman konuşma terapisti Leyla Arslan, "Herkesin konuşması, birbirinden parmak izi kadar farklıdır. Bu yüzden kişilere göre tedavi yöntemi seçerek, başarılı sonuçlar alınabilir" diyor.
Konuşmanın akıcılığındaki ritim bozuklukluğu olarak tanımlanan kekemelik, en sık 3-4 yaşlarında görülüyor. Çocukların yaşadığı sinirsel gerilim sonucu ortaya çıkan hastalık, tedavi edilmediğinde insanların sosyal ortamdan uzaklaşmasına neden oluyor.
Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi'nden Uzman Konuşma Terapisti Leyla Arslan, "Kekemeliğin çok çeşitli belirtileri vardır. Çocuklarda çoğunlukla, hece tekrarları yapma, ünlü seslerle başlayan kelimeleri uzatarak konuşma, kelimeler arasında beklemeler, yavaş konuşma, konuşurken ayağını yere vurma, boynunu ileri geri hareket ettirme, ağzı aşırı açma, el hareketleri ya da kafa hareketleri yardımıyla konuşma şeklinde görülür" diye konuştu.
KLİNİK TEDAVİSİ ŞART
Konuşma bozuklukların hem fiziksel hem de psikolojik yönden incelenmesi gerektiğini vurgulayan Arslan, "Klinik yaklaşımla, kekemeliğin nedenleri araştırıldığı zaman psikiyatrik bir tanı konuluyor" diye konuştu. Konuşmanın akıcılığını bozan nedenlerin birbirinden farklı olduğunun unutulmaması gerektiğini kaydeden Arslan, "Klinik uygulamasında konuşma akıcılığını kazandırılır. Çoğu kez ikincil olarak başka bir sorunu ya da durumda çözülür. O yüzdendir ki kekemeliğin tedavisinde çok çeşitli ve değişik tedavi yöntemleri gelişmiştir" şeklinde konuştu.
AKICI KONUŞABİLİRSİNİZ
Hastalığın tedavi edileceğinin unutulmaması gerektiğini kaydeden Arslan, bu tür rahatsızlığı olanların mutlaka doktora gitmesi gerektiğini belirterek, "Yıllarca hayali kurduğunuz şekilde akıcı konuşmanın mümkün olduğunu unutmayın. Bu sizin elinizde, yeter ki tedaviye başlayın" dedi.
DEPRESYON KONUŞMAYI ETKİLİYOR
Depresyon, farklı kişileri farklı biçimlerde etkiler. Genelde kendilerine güvenleri yoktur. Kederli ve olumsuz düşüncelerle dolu olurlar. Konsantre olmakta ve karar vermekte zorlanırlar. Unutkanlık, huzursuzluk, sabırsızlık, enerji azlığı en sık görülen belirtilerdir. Bu ruh durumunun konuşmayı etkilememesi mümkün değildir. O yüzden bazı konuşma bozukluklarında sözcükler arasında beklemeler, güvensiz ses tonu depresyonun iz düşümü gibidir.
TEKRARLAYAN DAVRANIŞLAR
Bu tanıyı almış kişilerde genellikle sinirlilik ve hafif bir felaket duygusu ortaya çıkmakta ve kendisini rahatlatmak için bazı davranışları tekrar tekrar yapmaktadır. Tekrarlayan davranışlar tutarlılık gösterdiği için güven verir. Duygularda olan bu durum düşünce düzeyinde de konuşma düzeyinde de görülür ve kelime tekrarları, hece tekrarları sürer gider. Problem sorumluluğu alabilecek bir başka kişinin varlığı durumunda ortadan kalkar. Bu kişiler de seanslarda terapistle konuşurken, arkadaşları onunla birlikte konuşurken rahattırlar, yalnız konuşurken tekrarlar artar.
ANKSiYETE BOZUKLUKLARI
Bu tanıyı almış olan bireylerde konuşma ve davranışlara bir korku duygusu eşlik eder. Birey bazı ortamlarda ve aşırı stres altında hızlanır, tonlama yapamaz ve nefesi düzgün kullanamadığı için konuşmanın akışını kontrol edemez. Kendi kendine normal konuşurken, bazı kişilerin yanında, otorite olan kişiyle, karşı cinsle, kalabalık ortamda, alışverişte, lokantada, dolmuşa para verirken, aşırı terlemeyle birlikte artar. Bu nedenle, mümkün olduğu kadar konuşmamayı seçer.
Bugün
Sunday, April 6, 2008
SEVGİ TEK İLACIMIZ
SEVGİ TEK İLACIMIZ
“Önyargılarımdan kurtulup, doğallık içinde insanlara yaklaşamıyorum, BEN MELEK DEĞİLİM Kİ, herkesin benim şablonlarıma göre davranmasını istiyorum” diyorsanız; sevginin her şeyin ilâcı olduğunu unutmayın lütfen!..
Uzmanlar, insanlarla yakın ilişki hâlinde olan ölümcül hastalıklara yakalanmış kişilerin bile sevgi iletişimiyle ömürlerinin uzadığını belirtiyorlar. Siz de, ilk başta aileniz olmak üzere, yakından görüştüğünüz insanlarla temasınızı daima sıcak ve sevgi dolu tutun. Çevrenizdeki kişilerin sizi anlayamadıklarından dem vurup herkesten uzaklaşmaya çalışmak, sosyal hayatınızı sıfıra indirir ve sağlığınızın bozulmasına neden olur. “Onlar sizi anlamıyorsa siz onları anlamaya çalışın, ne kaybedersiniz?” Onlarla yaptığınız görüşmeler size, ıssız bir adada yaşamadığınızı ve sorunları olan tek kişinin siz olmadığınızı hatırlatacak. Sizi seven kişilere sevgiyle, hoşgörüyle yaklaştığınızda, pek çok sorunun da ortadan kalkmasını sağlayacaksınız. Dertler ve sıkıntılar ancak paylaşılınca hafiflerler.
İnsanlardan uzak kalmak, duygu ve düşüncelerini yalnız kendine saklamak kimseye yarar sağlamaz. İnsanlar ancak birbirlerine karşı önyargısız ilgi, sevgi gösterdiklerinde ve görüş alışverişinde bulunduklarında yaşam bir anlam kazanır. Etrafımızda görüş, duygu ve bilgi alışverişinde bulunacağımız insanların olması bizi yaşama bağlar. Sıkıntılarımızı, üzüntülerimizi, hatta korkularımızı açığa vurduğumuz zaman bunları başkalarıyla paylaşmanın verdiği huzur insanı karamsarlıktan kurtarır. Evimizde, işyerimizde ve çevremizde bizimle temas hâlinde olan kişilerden kaçmayalım. İnsanların birbirleriyle halkaları, sonsuza uzanan dostluk zincirleri (ortak alanlar) kurmaları; kişilerin, toplumların, hatta ulusların sorunlarının çözülmesine neden olur. “Yardımlaşma ve Dayanışma Yasası” ruhsal yasaların en önemlilerinden bir tanesidir.
YARDIMLAŞMA ve DAYANIŞMA
Yardımlaşma ve dayanışma öyle yüce bir birlik ve öyle büyük bir yasadır ki, birbirlerini hiç tanımayan bireyleri bile tek bir şemsiye ve tek bir anlayış etrafında birleştirip bütünler.
Birbirine yardım, diğer varlıklarla bütünleşmedir. Hizmet etmeyi, kendi bilgilerini başkalarıyla da paylaşmayı bilenler, sonsuzluk zincirinin altın halkaları olurlar.
Yardımlaşma ve başkalarına kendinden bir şeyler feda edebilme gücü, lekesiz bir gökyüzünden, yeryüzünü kutsamak ve bereketli kılmak için Yüce Doğa’nın tarlalarına düşen yağmur damlalarına benzer. Tarlayı besler, ürünü bereketli kılar. Bu yasaya uygun davranmayan nekes insanlar için söylenen güzel bir atasözü de vardır: “Yağmur olsan kimsenin tarlasına yağmazsın.” Yağmur gibi bereketli olup da, sırf tutuculuk, önyargı ve nekeslik yüzünden başka insanların tarlalarına yağmaktan vazgeçenlerden olmayalım.
Nasıl ki yeni doğmuş bir çocuğun yüzünde parlayan bir gülümseme, bütün insanların yüreğine serpilmiş olan huzura ve Yaşam Ağacı’nın dalında açmış bir çiçeğe benzerse, aynı şekilde birbirine sevgiyle, saygıyla yardım eden iki insanın oluşturdukları birlik halkası da, sonsuzluk içinde bütün evreni var eden o tek tohumun açılmış meyvesi gibi saf ve temiz olana benzer.
Doğu bilgeleri der ki: “Rabbine benzemek isteyen başkalarına yardım eder.”
www.astroset.com
“Önyargılarımdan kurtulup, doğallık içinde insanlara yaklaşamıyorum, BEN MELEK DEĞİLİM Kİ, herkesin benim şablonlarıma göre davranmasını istiyorum” diyorsanız; sevginin her şeyin ilâcı olduğunu unutmayın lütfen!..
Uzmanlar, insanlarla yakın ilişki hâlinde olan ölümcül hastalıklara yakalanmış kişilerin bile sevgi iletişimiyle ömürlerinin uzadığını belirtiyorlar. Siz de, ilk başta aileniz olmak üzere, yakından görüştüğünüz insanlarla temasınızı daima sıcak ve sevgi dolu tutun. Çevrenizdeki kişilerin sizi anlayamadıklarından dem vurup herkesten uzaklaşmaya çalışmak, sosyal hayatınızı sıfıra indirir ve sağlığınızın bozulmasına neden olur. “Onlar sizi anlamıyorsa siz onları anlamaya çalışın, ne kaybedersiniz?” Onlarla yaptığınız görüşmeler size, ıssız bir adada yaşamadığınızı ve sorunları olan tek kişinin siz olmadığınızı hatırlatacak. Sizi seven kişilere sevgiyle, hoşgörüyle yaklaştığınızda, pek çok sorunun da ortadan kalkmasını sağlayacaksınız. Dertler ve sıkıntılar ancak paylaşılınca hafiflerler.
İnsanlardan uzak kalmak, duygu ve düşüncelerini yalnız kendine saklamak kimseye yarar sağlamaz. İnsanlar ancak birbirlerine karşı önyargısız ilgi, sevgi gösterdiklerinde ve görüş alışverişinde bulunduklarında yaşam bir anlam kazanır. Etrafımızda görüş, duygu ve bilgi alışverişinde bulunacağımız insanların olması bizi yaşama bağlar. Sıkıntılarımızı, üzüntülerimizi, hatta korkularımızı açığa vurduğumuz zaman bunları başkalarıyla paylaşmanın verdiği huzur insanı karamsarlıktan kurtarır. Evimizde, işyerimizde ve çevremizde bizimle temas hâlinde olan kişilerden kaçmayalım. İnsanların birbirleriyle halkaları, sonsuza uzanan dostluk zincirleri (ortak alanlar) kurmaları; kişilerin, toplumların, hatta ulusların sorunlarının çözülmesine neden olur. “Yardımlaşma ve Dayanışma Yasası” ruhsal yasaların en önemlilerinden bir tanesidir.
YARDIMLAŞMA ve DAYANIŞMA
Yardımlaşma ve dayanışma öyle yüce bir birlik ve öyle büyük bir yasadır ki, birbirlerini hiç tanımayan bireyleri bile tek bir şemsiye ve tek bir anlayış etrafında birleştirip bütünler.
Birbirine yardım, diğer varlıklarla bütünleşmedir. Hizmet etmeyi, kendi bilgilerini başkalarıyla da paylaşmayı bilenler, sonsuzluk zincirinin altın halkaları olurlar.
Yardımlaşma ve başkalarına kendinden bir şeyler feda edebilme gücü, lekesiz bir gökyüzünden, yeryüzünü kutsamak ve bereketli kılmak için Yüce Doğa’nın tarlalarına düşen yağmur damlalarına benzer. Tarlayı besler, ürünü bereketli kılar. Bu yasaya uygun davranmayan nekes insanlar için söylenen güzel bir atasözü de vardır: “Yağmur olsan kimsenin tarlasına yağmazsın.” Yağmur gibi bereketli olup da, sırf tutuculuk, önyargı ve nekeslik yüzünden başka insanların tarlalarına yağmaktan vazgeçenlerden olmayalım.
Nasıl ki yeni doğmuş bir çocuğun yüzünde parlayan bir gülümseme, bütün insanların yüreğine serpilmiş olan huzura ve Yaşam Ağacı’nın dalında açmış bir çiçeğe benzerse, aynı şekilde birbirine sevgiyle, saygıyla yardım eden iki insanın oluşturdukları birlik halkası da, sonsuzluk içinde bütün evreni var eden o tek tohumun açılmış meyvesi gibi saf ve temiz olana benzer.
Doğu bilgeleri der ki: “Rabbine benzemek isteyen başkalarına yardım eder.”
www.astroset.com
RENKLER VE TAŞLAR
Renklerle Tedavi » renk tedavisi
Yalnız yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.
Moliere
HİNT RENK TERAPİSİ
Eski Hint terapisine göre doğru renkte giysiler giymek ve doğru renkte aksesuvarlar kullanmak kendinizi iyi hissetmenizi sağlıyor. Hatta, hayatınızın fırsatını bile bu şekilde yakalayabilirsiniz.
Biraz şansa mı ihtiyacınız var? Bunu kırmızı bir kazak giyerek, bir portakal yiyerek ya da elmas bir yüzük takarak sağlayabilirsiniz. Hint geleneğine göre hayatınızda şans yaratmak ve aynı anda mutlulukla sağlığı teşvik etmek çevrenizde hangi rengin hakim olması gerektiğini bulmanıza bağlı.
"Bir insanın kendini iyi hissetmesi chakra'larına (insan vücudundaki yedi ana nokta) veya vücut ve buna bağlı fizik enerjisine bağlıdır" diye açıklıyor The Indian Luck Book (Hint Şans Kitabı)'nın yazarı Monisha Bharadvvaj. "Her chakra negatif ya da pozitif titreşimleri çeker ve özel bir renge bağlıdır. Bu rengi giymek sizin daha dengeli, mutlu, kontrollü olmanıza yardımcı olur ve buna bağlı olarak dışarıdan aldığınız tepkileri de etkiler. "Kıymetli taşların gücü de aynı şekilde işler. "Kıymetli taşlar chakra'lar üzerinde etkisi olan elektromanyetik enerji yayar," diyor Monisha. "Renklerine ve etkilenen chakra'ya göre kıymetli taşlar canlılığı arttırabilir, olumsuz etkileri önler, sağlığı korur, kazaları önlemek için gerekli enerjiyi verir ve gelişmeyi hızlandırır." Öyleyse kullandığımız renklere dikkat edelim. İyi şanslar...
Giydiğiniz Renkler Chakra'larınızı, Mutluluğunuzu ve Ruh Halinizi Etkiliyor.
KIRMIZI
Omurganın dibinde yer alan Muladhara ya da diğer adıyla temel chakra kırmızı enerjiyi emer; cinselliği ve uzun yaşamayı etkiler. Kırmızı canlılık ve coşkunluk hali bulaştırır. İlişkilerde yakınlığı ve şehveti arttırır. Ne zaman giymelisiniz? İş yerinde fikirler sunmaya ihtiyaç duyduğunuz ya da dinamik gözükmek istediğiniz zaman. Eğer kendinizi gergin hissediyorsanız asla bu renge dokunmayın; bu sadece sizi daha kötü yapacaktır. Ne yemelisiniz? Domates, çilek, turp ve fasulye sıcak tutar ve uyarır. Ama kırmızı besinlerin aşın tüketimi sinirliliğe ve aşırı harekete neden olabilir.
TURUNCU
Svadhishtana ya da kuyruksokumu chakra'sı turuncu enerjiyi emer; idrar sistemine, cinselliğe ve üremeye bağlıdır. Turuncu neşenin ve eğlencenin rengidir. Ne zaman giymelisiniz? Turuncu yaşama zevkini, aşkı ve kişisel motivasyonu artırır. Sorunlarınızı çözmeniz zor gözüküyorsa turuncudan kaçının. Ne yemelisiniz? Yumurta sarısı, havuç biber, balkabağı ve portakal hava kirliliğine ve güneş yanığına karşı korur.
SARI
Manipura ya da karın boşluğu chakra'sı sarı enerjiyi emer; metabolizmayı, huzursuzluğu, uykuyu ve sindirimi kontrol eder. Sarı kişinin kendini ifade etme rengidir; sarıdan kaçınmak başarısızlık korkusunu işaret eder. Ne zaman giymelisiniz? Sarı, tartışmalar sırasında adil davranmanıza yardım eder. Eğer birine onu sevdiğinizi ama bunu kelimelere dökemediğinizi söylemek istiyorsanız sarı giyin. İşte kendine güvenen biri olarak görünmek istiyorsanız siyah bir giysiyi sarı bir aksesuvarla tamamlayın. Sarı iletişimi kolaylaştırdığı için yazarlar ve medyada çalışan insanlar için çok uygundur. Eğer eleştiriden korkan biriyseniz sarı kesinlikle sizin renginiz değil. Ne yemelisiniz? Limon, ananas, mısır ve sarı mercimek uyum sağlamaya yardımcı olur.
YEŞİL
Anahata ya da kalp chakrası yeşil enerjiyi emer dolaşımı, kalbi ve heyecanları yönetir. Sık sık yeşil giymek aşkta takıntılı olma eğilimini ortaya koyar. Ne zaman giymelisiniz? Sabırlı ve yardımsever olmaya ihtiyaç duyduğunuz her an. Yeşil verimlilik, cömertlik ve denge ile bağlantılı olan renktir. Yine de sık sık yeşil giymek dalgınlık eğilimi göstermenize neden olabilir. Duygularınızı ifade etmek istediğiniz zaman yeşile, kendini ifade etme rengi olan sarı bir dokunuş ekleyin. İş hayatında yeşil, mantıklı kararlar almanıza yardımcı olacaktır. Çocuklar yeşili severler, onlarla çalışan kişiler için yeşil ideal bir renktir. Ne yemelisiniz? Üzüm, bezelye ve fasulye gibi yeşil besinler sakinleştirici ve stresten arındırıcı bir etkiye sahiptir.
MAVİ
Visshuddha ya da boğaz chakrası mavi enerjiyi emer; yaratma gücünü, solunum sistemini ve boğazı yönetir. Mavi rahatlamaya yardım eder, evde ve aşkta huzuru sağlar. Eğer kendinizi üzgün hissediyorsanız maviden kaçının. Ne zaman giymelisiniz? Açık mavi kendinizi baskı altında hissettiğiniz zaman rahatlamanıza ve işte sorumluluklarınızın farkına vararak davranmanıza yardımcı olur. Turkuvaz mantıklı düşünmenize ve kendinizi açıkça ifade etmenizde etkendir. Koyu mavi karar vermeyi kolaylaştırır. Ne yemelisiniz? Mavi besinler sakin uyumanızı sağlar. Erik yatıştırıcı ve antiseptik etkiye sahiptir.
MOR
Ajna ya da kaş chakrası mor enerjiyi emer; olan bitenin farkında olma gücünü ve sezgileri yönetir. Mor iç huzuru sağlar ama aşırı duyarlılığa neden olabilir. Ne zaman giymelisiniz? Mor ciddi aile meselelerinin çözümünde yararlı olur. Huzur verir, işte saygı kazandırır ve ilişkilerdeki huzursuzlukları çözer. Lila ise rahatlamaya yardımcı olur. Ne yemelisiniz? Mor besinler yatıştırıcıdır ve bakterilere karşı korur. Üzüm, patlıcan, soğan ve lahana besleyici ve dengeleyicidir.
KIYMETLİ TAŞLAR
Aksesuar chakra'lara daha fazla pırıltı katıyor.
KIRMIZI
YAKUT, LAL, KIZIL KUVARS, MERCAN
Bu taşlar kalp krizini ve zayıf dolaşımı tedavi etmek, acıyı yok etmek için kullanılır. Gençleşmeyi sağlar, stresi yatıştırır ve aşk hayatınızı destekler. Güveni ve liderliği artırdığı gibi paraya sıkıştığınız zaman yardım eder ve iş arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz! güçlendirir. Kızıl kuvars gibi pembe taşlar aile hayatinin baskıları artığı zaman enerji ve aşk sağlayarak hislerinize odaklanmanıza yardımcı olur. Kırmızı taşlar ayrıca hayatın olumlu yönlerim görmenizi sağlar.
SARI
SARI SAFİR, KAPLAN GÖZÜ, SARI KUVARS, TOPAZ
Sarı taşlardan gelen enerji sinir sistemini yönetir; yorgunluk ve sinir bozukluğun üstesinden gelmeye yardımcı olur. in uykusuzluk ve sarsıntıya iyi gelir.Demir bakımından zengin olan kaplan gözü migrenin yanı sıra cilt ve kan problemlerine yardımcı olur. Sarı taşlar sinir sistemini temizler, neşelenmenizi sağlar, başarı ve para getirir.
YEŞİL
TURMALİN, ZÜMRÜT, YEŞİM
Yeşil taşlar genel iyileştirme ve stres içindir Zümrüt uykusuzluğa ve yüksek tansiyona iyi gelir yeşim zihni açar, böbrek ve mesane rahatsızlıklarını iyileştirir. Zümrüt ve yeşim ilişkilerdeki aşırı sahiplenmenin ve arzunun üstesinden gelmeye yardımcı olur. Bu taşları takmak hırsınızı arttırır yaratıcı fikirler ortaya koyma yeteneğinizi geliştirir. Yeşil taşlar kariyerleri iletişime dayalı kişiler tarafından büyük ilgi görür çünkü yeşil dengenin ve uyumun rengidir yeşil bir taş takmak huzuru sağlar.
MAVİ
SAFİR, FİRUZE, LAPİS LAZULİ(LACİVERT TAŞ), AKUAMARİN
Mavi taşların
hepsi zihin yeteneğin! ve yaratıcılığı güçlendirir; özellikle de safirin çok güçlü etkileri olduğuna inanılır. Hatta uykusuzluk ve sinirliliği tedavi ettiği bile düşünülür. İş ortamındaki finansal durumu iyileştirmek için de kullanılır. Akuamarin ağız ve boğaz problemlerine yardımcı olur. Lapis lazuli kabul edilmeyi ve cömertliği sağlar. Mavi taşlar ilişkilerdeki huzuru, yakınlığı ve şefkati sağlar. Yaratıcılığı etkiler ve bu yüzden yeni fikirler ortaya atmak için kullanılır.
BEYAZ
ELMAS, İNCİ, OPAL, MERCAN, AYTAŞI
Beyaz taşlar ağrıyı yatıştırmaya ve enerji toplamaya yardımcı olur. Elmas felci, iktidarsızlığı ve sarayı tedavi etmek için kullanılır; aşk hayatınızı iyileştirir. Güven sağladıkları gibi cesaret için de takılır. Ay ile bağlantılı olan inci aybaşı problemleri ve ilişkileri heyecanlı tutmak için kullanılır (Hintli gelinler mutlu bir evlilik ve dul kalmaktan korunmak için inci takar) Aytaşı akıllı yatırımları teşvik eder. Beyaz taşlar statik enerjiyi sarsar, kariyerlerin hızla ilerlemesine yardımcı olur ve insanların amaçlarına ulaşmasını teşvik eder.
Ayça KANÇAL
ELLE Aralık 2001
Yalnız yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.
Moliere
HİNT RENK TERAPİSİ
Eski Hint terapisine göre doğru renkte giysiler giymek ve doğru renkte aksesuvarlar kullanmak kendinizi iyi hissetmenizi sağlıyor. Hatta, hayatınızın fırsatını bile bu şekilde yakalayabilirsiniz.
Biraz şansa mı ihtiyacınız var? Bunu kırmızı bir kazak giyerek, bir portakal yiyerek ya da elmas bir yüzük takarak sağlayabilirsiniz. Hint geleneğine göre hayatınızda şans yaratmak ve aynı anda mutlulukla sağlığı teşvik etmek çevrenizde hangi rengin hakim olması gerektiğini bulmanıza bağlı.
"Bir insanın kendini iyi hissetmesi chakra'larına (insan vücudundaki yedi ana nokta) veya vücut ve buna bağlı fizik enerjisine bağlıdır" diye açıklıyor The Indian Luck Book (Hint Şans Kitabı)'nın yazarı Monisha Bharadvvaj. "Her chakra negatif ya da pozitif titreşimleri çeker ve özel bir renge bağlıdır. Bu rengi giymek sizin daha dengeli, mutlu, kontrollü olmanıza yardımcı olur ve buna bağlı olarak dışarıdan aldığınız tepkileri de etkiler. "Kıymetli taşların gücü de aynı şekilde işler. "Kıymetli taşlar chakra'lar üzerinde etkisi olan elektromanyetik enerji yayar," diyor Monisha. "Renklerine ve etkilenen chakra'ya göre kıymetli taşlar canlılığı arttırabilir, olumsuz etkileri önler, sağlığı korur, kazaları önlemek için gerekli enerjiyi verir ve gelişmeyi hızlandırır." Öyleyse kullandığımız renklere dikkat edelim. İyi şanslar...
Giydiğiniz Renkler Chakra'larınızı, Mutluluğunuzu ve Ruh Halinizi Etkiliyor.
KIRMIZI
Omurganın dibinde yer alan Muladhara ya da diğer adıyla temel chakra kırmızı enerjiyi emer; cinselliği ve uzun yaşamayı etkiler. Kırmızı canlılık ve coşkunluk hali bulaştırır. İlişkilerde yakınlığı ve şehveti arttırır. Ne zaman giymelisiniz? İş yerinde fikirler sunmaya ihtiyaç duyduğunuz ya da dinamik gözükmek istediğiniz zaman. Eğer kendinizi gergin hissediyorsanız asla bu renge dokunmayın; bu sadece sizi daha kötü yapacaktır. Ne yemelisiniz? Domates, çilek, turp ve fasulye sıcak tutar ve uyarır. Ama kırmızı besinlerin aşın tüketimi sinirliliğe ve aşırı harekete neden olabilir.
TURUNCU
Svadhishtana ya da kuyruksokumu chakra'sı turuncu enerjiyi emer; idrar sistemine, cinselliğe ve üremeye bağlıdır. Turuncu neşenin ve eğlencenin rengidir. Ne zaman giymelisiniz? Turuncu yaşama zevkini, aşkı ve kişisel motivasyonu artırır. Sorunlarınızı çözmeniz zor gözüküyorsa turuncudan kaçının. Ne yemelisiniz? Yumurta sarısı, havuç biber, balkabağı ve portakal hava kirliliğine ve güneş yanığına karşı korur.
SARI
Manipura ya da karın boşluğu chakra'sı sarı enerjiyi emer; metabolizmayı, huzursuzluğu, uykuyu ve sindirimi kontrol eder. Sarı kişinin kendini ifade etme rengidir; sarıdan kaçınmak başarısızlık korkusunu işaret eder. Ne zaman giymelisiniz? Sarı, tartışmalar sırasında adil davranmanıza yardım eder. Eğer birine onu sevdiğinizi ama bunu kelimelere dökemediğinizi söylemek istiyorsanız sarı giyin. İşte kendine güvenen biri olarak görünmek istiyorsanız siyah bir giysiyi sarı bir aksesuvarla tamamlayın. Sarı iletişimi kolaylaştırdığı için yazarlar ve medyada çalışan insanlar için çok uygundur. Eğer eleştiriden korkan biriyseniz sarı kesinlikle sizin renginiz değil. Ne yemelisiniz? Limon, ananas, mısır ve sarı mercimek uyum sağlamaya yardımcı olur.
YEŞİL
Anahata ya da kalp chakrası yeşil enerjiyi emer dolaşımı, kalbi ve heyecanları yönetir. Sık sık yeşil giymek aşkta takıntılı olma eğilimini ortaya koyar. Ne zaman giymelisiniz? Sabırlı ve yardımsever olmaya ihtiyaç duyduğunuz her an. Yeşil verimlilik, cömertlik ve denge ile bağlantılı olan renktir. Yine de sık sık yeşil giymek dalgınlık eğilimi göstermenize neden olabilir. Duygularınızı ifade etmek istediğiniz zaman yeşile, kendini ifade etme rengi olan sarı bir dokunuş ekleyin. İş hayatında yeşil, mantıklı kararlar almanıza yardımcı olacaktır. Çocuklar yeşili severler, onlarla çalışan kişiler için yeşil ideal bir renktir. Ne yemelisiniz? Üzüm, bezelye ve fasulye gibi yeşil besinler sakinleştirici ve stresten arındırıcı bir etkiye sahiptir.
MAVİ
Visshuddha ya da boğaz chakrası mavi enerjiyi emer; yaratma gücünü, solunum sistemini ve boğazı yönetir. Mavi rahatlamaya yardım eder, evde ve aşkta huzuru sağlar. Eğer kendinizi üzgün hissediyorsanız maviden kaçının. Ne zaman giymelisiniz? Açık mavi kendinizi baskı altında hissettiğiniz zaman rahatlamanıza ve işte sorumluluklarınızın farkına vararak davranmanıza yardımcı olur. Turkuvaz mantıklı düşünmenize ve kendinizi açıkça ifade etmenizde etkendir. Koyu mavi karar vermeyi kolaylaştırır. Ne yemelisiniz? Mavi besinler sakin uyumanızı sağlar. Erik yatıştırıcı ve antiseptik etkiye sahiptir.
MOR
Ajna ya da kaş chakrası mor enerjiyi emer; olan bitenin farkında olma gücünü ve sezgileri yönetir. Mor iç huzuru sağlar ama aşırı duyarlılığa neden olabilir. Ne zaman giymelisiniz? Mor ciddi aile meselelerinin çözümünde yararlı olur. Huzur verir, işte saygı kazandırır ve ilişkilerdeki huzursuzlukları çözer. Lila ise rahatlamaya yardımcı olur. Ne yemelisiniz? Mor besinler yatıştırıcıdır ve bakterilere karşı korur. Üzüm, patlıcan, soğan ve lahana besleyici ve dengeleyicidir.
KIYMETLİ TAŞLAR
Aksesuar chakra'lara daha fazla pırıltı katıyor.
KIRMIZI
YAKUT, LAL, KIZIL KUVARS, MERCAN
Bu taşlar kalp krizini ve zayıf dolaşımı tedavi etmek, acıyı yok etmek için kullanılır. Gençleşmeyi sağlar, stresi yatıştırır ve aşk hayatınızı destekler. Güveni ve liderliği artırdığı gibi paraya sıkıştığınız zaman yardım eder ve iş arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz! güçlendirir. Kızıl kuvars gibi pembe taşlar aile hayatinin baskıları artığı zaman enerji ve aşk sağlayarak hislerinize odaklanmanıza yardımcı olur. Kırmızı taşlar ayrıca hayatın olumlu yönlerim görmenizi sağlar.
SARI
SARI SAFİR, KAPLAN GÖZÜ, SARI KUVARS, TOPAZ
Sarı taşlardan gelen enerji sinir sistemini yönetir; yorgunluk ve sinir bozukluğun üstesinden gelmeye yardımcı olur. in uykusuzluk ve sarsıntıya iyi gelir.Demir bakımından zengin olan kaplan gözü migrenin yanı sıra cilt ve kan problemlerine yardımcı olur. Sarı taşlar sinir sistemini temizler, neşelenmenizi sağlar, başarı ve para getirir.
YEŞİL
TURMALİN, ZÜMRÜT, YEŞİM
Yeşil taşlar genel iyileştirme ve stres içindir Zümrüt uykusuzluğa ve yüksek tansiyona iyi gelir yeşim zihni açar, böbrek ve mesane rahatsızlıklarını iyileştirir. Zümrüt ve yeşim ilişkilerdeki aşırı sahiplenmenin ve arzunun üstesinden gelmeye yardımcı olur. Bu taşları takmak hırsınızı arttırır yaratıcı fikirler ortaya koyma yeteneğinizi geliştirir. Yeşil taşlar kariyerleri iletişime dayalı kişiler tarafından büyük ilgi görür çünkü yeşil dengenin ve uyumun rengidir yeşil bir taş takmak huzuru sağlar.
MAVİ
SAFİR, FİRUZE, LAPİS LAZULİ(LACİVERT TAŞ), AKUAMARİN
Mavi taşların
hepsi zihin yeteneğin! ve yaratıcılığı güçlendirir; özellikle de safirin çok güçlü etkileri olduğuna inanılır. Hatta uykusuzluk ve sinirliliği tedavi ettiği bile düşünülür. İş ortamındaki finansal durumu iyileştirmek için de kullanılır. Akuamarin ağız ve boğaz problemlerine yardımcı olur. Lapis lazuli kabul edilmeyi ve cömertliği sağlar. Mavi taşlar ilişkilerdeki huzuru, yakınlığı ve şefkati sağlar. Yaratıcılığı etkiler ve bu yüzden yeni fikirler ortaya atmak için kullanılır.
BEYAZ
ELMAS, İNCİ, OPAL, MERCAN, AYTAŞI
Beyaz taşlar ağrıyı yatıştırmaya ve enerji toplamaya yardımcı olur. Elmas felci, iktidarsızlığı ve sarayı tedavi etmek için kullanılır; aşk hayatınızı iyileştirir. Güven sağladıkları gibi cesaret için de takılır. Ay ile bağlantılı olan inci aybaşı problemleri ve ilişkileri heyecanlı tutmak için kullanılır (Hintli gelinler mutlu bir evlilik ve dul kalmaktan korunmak için inci takar) Aytaşı akıllı yatırımları teşvik eder. Beyaz taşlar statik enerjiyi sarsar, kariyerlerin hızla ilerlemesine yardımcı olur ve insanların amaçlarına ulaşmasını teşvik eder.
Ayça KANÇAL
ELLE Aralık 2001
Thursday, April 3, 2008
Çocuklar için internet ne kadar tehlikeli?
Çocuklar için internet ne kadar tehlikeli?
Belçika'da yapılan kapsamlı bir araştırma kontrolsüz kullanılan internetin çocuklar için ne kadar tehlikeli olduğunu ortaya koydu.
Çocuklar için internet ne kadar tehlikeli?
İlkokul son sınıf öğrencilerinden yarıya yakınının internette karşılaştıkları bir resim ya da film yüzünden 'şok' geçirdiği belirtildi.
İnternette Çocuk İstismarı ile Mücadele Merkezi (Action Innocence) Belçika örgütlenmesinin, 27 bin çocuk ve 7 bin yetişkin üzerinde yaptığı araştırmada, çocuklar için kontrolsüz internetin büyük bir şehirde gece tek başlarına bırakılmaları kadar tehlikeli olduğu sonucuna varıldı.
Uzmanlara göre masum birtakım kelimelerin argodaki karşılığını bilmeyen çocuklar farkına varmadan kolayca pornografik unsurların kurbanı olabiliyor.
YouTube gibi video paylaşım sitelerindeki kafa kesme görüntüleri, sohbet sitelerinde 'çocuk avına' çıkan pedofil ruhlu sapıklar ve şok edici ağır porno sitelerinin çocukların akıl ve ruh sağlığı dengesini tehdit ettiği kaydedildi.
Bütün bunları göz önünde bulunduran ailelerin bilgisayarlarını çöpe atmak isteyebileceklerini ifade eden yetkililer, sorunun küçümsenmeyecek bir sorun olmasıyla birlikte bir panik havasının da oluşturulmamasını istiyor.
Uzmanlara göre çocukların çoğu internette kasten aramamalarına rağmen sıklıkla istenmeyen görüntülerle karşı karşıya kalıyor. Bazı hayvan isimlerinin Google'de aranması durumunda ancak beşinci yada altıncı sıradaki 'link'te gerçekten o hayvanla ilgili bilgilere ulaşılabileceğini, ilk sıradaki sitelerin aranan kelimelerin 'argodaki' karşılığına dayanarak çok farklı siteleri çocukların önüne serildiği ifade ediliyor.
Araştırma kapsamında sorgulanan çocukların üçte biri internette istemeden karşılaştıkları 'şok edici' görüntülerden ailelerine hiç söz etmiyor. Çocuklar ya gördükleri karşısında utanıyor yada ailesinin kendisine interneti yasaklamasından çekiniyor.
Ailelere çok büyük sorumluluk düşüyor. Çocukların yetişkinlerin kontrolünde internette dolaşmasına izin verilmesi gerektiğini ifade eden uzmanlar, ailelerin kesinlikle çocukları başıboş bir şekilde internetle başbaşa bırakmamalarını istiyor.
Uzmanlar, özellikle çocukların hangi sitelere girdiğini tespit eden programlarla internet filtre programlarının kullanılmasının faydalı olduğuna inanıyorlar. Fakat bunun çocukların bilgisi dahilinde yapılması da özellikle vurgulanıyor.
Action Innecence yetkilileri, çocukları tehlikelerden korumak için pratik bilgiler veriyor. Buna göre;
- Bilgisayarın oturma odasında herkes tarafından görülecek bir yerde olmasına özen gösterin.
- Çocuklarınıza kimlerle 'chat' yaptığını arada bir sorun. Böylece art niyetli yabancı kişilerle görüşüp görüşmediğini öğrenebilirsiniz.
- Sorun olduğunu hissediğinizde bunu çocuğunuzla açıkça konuşmaktan çekinmeyin. Bu şekilde çocuğun size güvenerek internet ortamında yaşadığı iyi yada kötü olayları paylaşmasını sağlayın.
VEDAT DENİZLİ- CİHAN
Belçika'da yapılan kapsamlı bir araştırma kontrolsüz kullanılan internetin çocuklar için ne kadar tehlikeli olduğunu ortaya koydu.
Çocuklar için internet ne kadar tehlikeli?
İlkokul son sınıf öğrencilerinden yarıya yakınının internette karşılaştıkları bir resim ya da film yüzünden 'şok' geçirdiği belirtildi.
İnternette Çocuk İstismarı ile Mücadele Merkezi (Action Innocence) Belçika örgütlenmesinin, 27 bin çocuk ve 7 bin yetişkin üzerinde yaptığı araştırmada, çocuklar için kontrolsüz internetin büyük bir şehirde gece tek başlarına bırakılmaları kadar tehlikeli olduğu sonucuna varıldı.
Uzmanlara göre masum birtakım kelimelerin argodaki karşılığını bilmeyen çocuklar farkına varmadan kolayca pornografik unsurların kurbanı olabiliyor.
YouTube gibi video paylaşım sitelerindeki kafa kesme görüntüleri, sohbet sitelerinde 'çocuk avına' çıkan pedofil ruhlu sapıklar ve şok edici ağır porno sitelerinin çocukların akıl ve ruh sağlığı dengesini tehdit ettiği kaydedildi.
Bütün bunları göz önünde bulunduran ailelerin bilgisayarlarını çöpe atmak isteyebileceklerini ifade eden yetkililer, sorunun küçümsenmeyecek bir sorun olmasıyla birlikte bir panik havasının da oluşturulmamasını istiyor.
Uzmanlara göre çocukların çoğu internette kasten aramamalarına rağmen sıklıkla istenmeyen görüntülerle karşı karşıya kalıyor. Bazı hayvan isimlerinin Google'de aranması durumunda ancak beşinci yada altıncı sıradaki 'link'te gerçekten o hayvanla ilgili bilgilere ulaşılabileceğini, ilk sıradaki sitelerin aranan kelimelerin 'argodaki' karşılığına dayanarak çok farklı siteleri çocukların önüne serildiği ifade ediliyor.
Araştırma kapsamında sorgulanan çocukların üçte biri internette istemeden karşılaştıkları 'şok edici' görüntülerden ailelerine hiç söz etmiyor. Çocuklar ya gördükleri karşısında utanıyor yada ailesinin kendisine interneti yasaklamasından çekiniyor.
Ailelere çok büyük sorumluluk düşüyor. Çocukların yetişkinlerin kontrolünde internette dolaşmasına izin verilmesi gerektiğini ifade eden uzmanlar, ailelerin kesinlikle çocukları başıboş bir şekilde internetle başbaşa bırakmamalarını istiyor.
Uzmanlar, özellikle çocukların hangi sitelere girdiğini tespit eden programlarla internet filtre programlarının kullanılmasının faydalı olduğuna inanıyorlar. Fakat bunun çocukların bilgisi dahilinde yapılması da özellikle vurgulanıyor.
Action Innecence yetkilileri, çocukları tehlikelerden korumak için pratik bilgiler veriyor. Buna göre;
- Bilgisayarın oturma odasında herkes tarafından görülecek bir yerde olmasına özen gösterin.
- Çocuklarınıza kimlerle 'chat' yaptığını arada bir sorun. Böylece art niyetli yabancı kişilerle görüşüp görüşmediğini öğrenebilirsiniz.
- Sorun olduğunu hissediğinizde bunu çocuğunuzla açıkça konuşmaktan çekinmeyin. Bu şekilde çocuğun size güvenerek internet ortamında yaşadığı iyi yada kötü olayları paylaşmasını sağlayın.
VEDAT DENİZLİ- CİHAN
Monday, March 24, 2008
Strese en iyi kimler dayanıyor?
%
Acıbadem Bağdat Caddesi Tıp Merkezi'nden Psikolog Ayşegül Aydın, strese en dayanıklı olanların dünyaya ve insanlara hoşgörüyle yaklaşan, esnek kişilik yapısına sahip insanlar olduğunu söylüyor.
Psikolog Ayşegül Aydın, stres ve baş etme yolları hakkında merak edilen soruları yanıtladı:
Stres nedir?
Stres kişinin biyolojik ve psikolojik dengesinin bozulmasına gösterdiği tepki durumudur. Stresi; kaygı, aşırı uyarılmışlık hal, engellenme, duygusal çöküntü, gerginlik ve çatışmaların hepsi yaratıyor.
Kaç çeşit stres var?
Günlük stresler (trafik sıkışıklığı ve ev yaşamındaki sıkıntılar, aksamalar), gelişimsel stresler ve hayat krizleri olarak üçe ayırabiliriz. Gelişimsel stresler, kişinin kronolojik yaşıyla bağlantılı yaşanan ergenlik, orta yaş krizleri, menopoz dönemi krizleri olarak sıralanabilir. Hayat krizleri ise, insan hayatına önemli ölçüde yön veren, etkileyebilecek olaylar; ölümler, boşanmalar, ayrılıklar, hastalıklar; vb. gibi.
İki kişi de aynı stresi yaşıyor. Ama biri daha çok etkileniyor, neden?
Genel anlamda stres, kişinin biyolojik ve psikolojik dengesinin bozulmasına gösterdiği tepkidir. Psikolojide kullanılan stres ise, kişinin stres kaynaklarını nasıl algıladığı ve yorumladığına ilişkin bir tanım. İki kişi de aynı şeyi yaşıyor ama biri diğerinden daha çok etkileniyor, diğeri ise, psikolojik strese daha dayanıklı oluyor. Çünkü herkesin dayanma gücü birbirinden farklı. Bunun altında; kişilik özelliklerimizin, sosyal desteğin olması, maddi yeterlilikler ve de en önemlisi geçmiş yaşantıların çok önemi var. Geçmişte şu andaki durumuna etki edecek bir stres yaşamışsa kişinin bakışı daha farklı oluyor.
Streste yüksek risk altındakiler kimler?
Günlük yaşam krizlerinin ve mücadelenin çok fazla yaşandığı ve başa çıkmanın zorlaştığı meslekler; öğretmenlik, polislik ; fiziki koşulları zorlayıcı, tozlu, gürültülü, aşırı sıcak ya da soğukta çalışılan işler, vardiyalı ya da gece işleri; yoğun rekabet ve zaman baskısı altında çalışan cerrahlar ve gazeteciler. Bir de psikolojik talebin fazla olduğu ama inisiyatif kullanılamayan sekreterlik gibi meslekler yüksek risk altında.
Strese dayanıklı kişilerin en belirgin özellikleri nelerdir?
Strese dayanıklı olabilmek için katı olmamak gerekiyor. Yani bu esnek yapıyı insan ilişkilerine yansıtmak, en küçük hatalarda parlamamak, affedici olmak, şans vermek gerekiyor. Esnek kişilik deyince şu özellikler ön plana çıkıyor:
- Esnek kişilik yapısında kişiler iş ve sosyal çevrelerinden kopuk olmayan
- Olaylara daha geniş açıdan bakabilen
- İyi iletişim kuran
- Rekabet, saldırganlık, gibi durumlarını kontrolde tutabilen
- Yaşamdan ve insanlardan olumlu beklentileri olan
- Gelecek planları bulunan
- Mücadele ve değişiklikten zevk alan
- Aşırı mükemmeliyetçi olmayan
- Herşeyi kontrol saplantıları bulunmayan
- Hoşgörülerini hep en üst düzeyde tutmaya çalışan
Stres yönetiminde başarısız olan kişiler neden başaramıyor?
Çünkü bu kişiler yanlış baş etme stratejilerini çok kullanıyor. Ya uygun olmayan kaçma, saldırganlık ya da içe kapanma gibi davranışlar geliştiriyorlar. Ya da çok fazla mücadele ederek kendi imkanlarını zorluyorlar. Başarısız olunca da alkol ve sigaraya başvuruyor ki bu da uzun vadede fizyolojik ve psikolojik bağımlılığa yol açıyor. Bir diğer yanlış strateji, kendini aldatmaya yönelik davranışlar; görmezden gelme, başkalarını suçlama, inkar gibi.
Fiziksel aktiviteyi öneriyor musunuz?
Kesinlikle öneriyorum, ama bunun doğru nefes teknikleri ve bir takım gevşeme teknikleri ile birlikte uygulanmasının daha yararlı olacağı inancındayım. Böylelikle, bedende rahatlama sağlanması bireyin duygu ve düşüncedeki olumsuzluklarla çok daha kolay baş edebilmesini sağlayacaktır. Ağır sporları önermiyoruz, sevdikleri fiziksel egzersizleri yapmalarını istiyoruz. Zorlanmadan yapabilecekleri açık hava yürüyüşlerinin bile çok yararlı olduğuna inanıyoruz. Bu aynı zamanda kaliteli ve derin uyku alınmasını da sağlar ki bu durum stresle baş etme için önemli faktörlerden biridir.
İşyerinde stres yaratan zor kişiliklerle çalışmak nasıl bir durum?
Bu tür kişiliklerle çalışılırken, eğer zor kişilik bir yöneticiyse birlikte çalıştığı kişiler zaman kısıtlaması yaşıyor. Yönetici, altında çalışan kişiye zaman baskısı altında bir çok iş verebiliyor. Böyle oluca da, o kişi o işi zamanında ve tam yapamıyor ve ben başarısız mıyım acaba diye kendini değersiz ve yetersiz hissedebiliyor. Yetiştirememesini kendi başarısızlığı olarak algılıyor, yükselememe endişesi taşıyor.
Stresi yenmede hangi yöntemler kullanılıyor?
Stresli kişinin, öncelikle içinde bulunduğu olumsuz fiziksel koşulları ve yanlış davranış biçimlerini değiştirmesine yönelik bir takım davranışçı tekniklerle bu işe başlıyoruz. Örneğin, kişinin kendine sakin bir çalışma ortamı yaratmasını sağlamak, daha etkin bir zaman planlaması içine girmek gibi. Daha sonrasında kişinin otomatik olumsuz düşüncelerini olumlularla değiştirmeye çabalıyoruz. Bazı durumlarda, stresle birlikte kişinin depresif belirtileri, kaygıları artıyor, uyku sorunları oluşabiliyor, ya da yanlış başa çıkma sonucu alkol, sigara tüketimine bağlı bağımlılıklar oluşabiliyor. Böyle olunca sorunu daha kapsamlı çalışmamız gerekiyor. Psikolojik testler, uygun psikoterapi ve gerekli durumda farmakolojik tedavinin birlikte uygulanması en etkin tedavi oluyor.
kaynak haber vakti
%
Acıbadem Bağdat Caddesi Tıp Merkezi'nden Psikolog Ayşegül Aydın, strese en dayanıklı olanların dünyaya ve insanlara hoşgörüyle yaklaşan, esnek kişilik yapısına sahip insanlar olduğunu söylüyor.
Psikolog Ayşegül Aydın, stres ve baş etme yolları hakkında merak edilen soruları yanıtladı:
Stres nedir?
Stres kişinin biyolojik ve psikolojik dengesinin bozulmasına gösterdiği tepki durumudur. Stresi; kaygı, aşırı uyarılmışlık hal, engellenme, duygusal çöküntü, gerginlik ve çatışmaların hepsi yaratıyor.
Kaç çeşit stres var?
Günlük stresler (trafik sıkışıklığı ve ev yaşamındaki sıkıntılar, aksamalar), gelişimsel stresler ve hayat krizleri olarak üçe ayırabiliriz. Gelişimsel stresler, kişinin kronolojik yaşıyla bağlantılı yaşanan ergenlik, orta yaş krizleri, menopoz dönemi krizleri olarak sıralanabilir. Hayat krizleri ise, insan hayatına önemli ölçüde yön veren, etkileyebilecek olaylar; ölümler, boşanmalar, ayrılıklar, hastalıklar; vb. gibi.
İki kişi de aynı stresi yaşıyor. Ama biri daha çok etkileniyor, neden?
Genel anlamda stres, kişinin biyolojik ve psikolojik dengesinin bozulmasına gösterdiği tepkidir. Psikolojide kullanılan stres ise, kişinin stres kaynaklarını nasıl algıladığı ve yorumladığına ilişkin bir tanım. İki kişi de aynı şeyi yaşıyor ama biri diğerinden daha çok etkileniyor, diğeri ise, psikolojik strese daha dayanıklı oluyor. Çünkü herkesin dayanma gücü birbirinden farklı. Bunun altında; kişilik özelliklerimizin, sosyal desteğin olması, maddi yeterlilikler ve de en önemlisi geçmiş yaşantıların çok önemi var. Geçmişte şu andaki durumuna etki edecek bir stres yaşamışsa kişinin bakışı daha farklı oluyor.
Streste yüksek risk altındakiler kimler?
Günlük yaşam krizlerinin ve mücadelenin çok fazla yaşandığı ve başa çıkmanın zorlaştığı meslekler; öğretmenlik, polislik ; fiziki koşulları zorlayıcı, tozlu, gürültülü, aşırı sıcak ya da soğukta çalışılan işler, vardiyalı ya da gece işleri; yoğun rekabet ve zaman baskısı altında çalışan cerrahlar ve gazeteciler. Bir de psikolojik talebin fazla olduğu ama inisiyatif kullanılamayan sekreterlik gibi meslekler yüksek risk altında.
Strese dayanıklı kişilerin en belirgin özellikleri nelerdir?
Strese dayanıklı olabilmek için katı olmamak gerekiyor. Yani bu esnek yapıyı insan ilişkilerine yansıtmak, en küçük hatalarda parlamamak, affedici olmak, şans vermek gerekiyor. Esnek kişilik deyince şu özellikler ön plana çıkıyor:
- Esnek kişilik yapısında kişiler iş ve sosyal çevrelerinden kopuk olmayan
- Olaylara daha geniş açıdan bakabilen
- İyi iletişim kuran
- Rekabet, saldırganlık, gibi durumlarını kontrolde tutabilen
- Yaşamdan ve insanlardan olumlu beklentileri olan
- Gelecek planları bulunan
- Mücadele ve değişiklikten zevk alan
- Aşırı mükemmeliyetçi olmayan
- Herşeyi kontrol saplantıları bulunmayan
- Hoşgörülerini hep en üst düzeyde tutmaya çalışan
Stres yönetiminde başarısız olan kişiler neden başaramıyor?
Çünkü bu kişiler yanlış baş etme stratejilerini çok kullanıyor. Ya uygun olmayan kaçma, saldırganlık ya da içe kapanma gibi davranışlar geliştiriyorlar. Ya da çok fazla mücadele ederek kendi imkanlarını zorluyorlar. Başarısız olunca da alkol ve sigaraya başvuruyor ki bu da uzun vadede fizyolojik ve psikolojik bağımlılığa yol açıyor. Bir diğer yanlış strateji, kendini aldatmaya yönelik davranışlar; görmezden gelme, başkalarını suçlama, inkar gibi.
Fiziksel aktiviteyi öneriyor musunuz?
Kesinlikle öneriyorum, ama bunun doğru nefes teknikleri ve bir takım gevşeme teknikleri ile birlikte uygulanmasının daha yararlı olacağı inancındayım. Böylelikle, bedende rahatlama sağlanması bireyin duygu ve düşüncedeki olumsuzluklarla çok daha kolay baş edebilmesini sağlayacaktır. Ağır sporları önermiyoruz, sevdikleri fiziksel egzersizleri yapmalarını istiyoruz. Zorlanmadan yapabilecekleri açık hava yürüyüşlerinin bile çok yararlı olduğuna inanıyoruz. Bu aynı zamanda kaliteli ve derin uyku alınmasını da sağlar ki bu durum stresle baş etme için önemli faktörlerden biridir.
İşyerinde stres yaratan zor kişiliklerle çalışmak nasıl bir durum?
Bu tür kişiliklerle çalışılırken, eğer zor kişilik bir yöneticiyse birlikte çalıştığı kişiler zaman kısıtlaması yaşıyor. Yönetici, altında çalışan kişiye zaman baskısı altında bir çok iş verebiliyor. Böyle oluca da, o kişi o işi zamanında ve tam yapamıyor ve ben başarısız mıyım acaba diye kendini değersiz ve yetersiz hissedebiliyor. Yetiştirememesini kendi başarısızlığı olarak algılıyor, yükselememe endişesi taşıyor.
Stresi yenmede hangi yöntemler kullanılıyor?
Stresli kişinin, öncelikle içinde bulunduğu olumsuz fiziksel koşulları ve yanlış davranış biçimlerini değiştirmesine yönelik bir takım davranışçı tekniklerle bu işe başlıyoruz. Örneğin, kişinin kendine sakin bir çalışma ortamı yaratmasını sağlamak, daha etkin bir zaman planlaması içine girmek gibi. Daha sonrasında kişinin otomatik olumsuz düşüncelerini olumlularla değiştirmeye çabalıyoruz. Bazı durumlarda, stresle birlikte kişinin depresif belirtileri, kaygıları artıyor, uyku sorunları oluşabiliyor, ya da yanlış başa çıkma sonucu alkol, sigara tüketimine bağlı bağımlılıklar oluşabiliyor. Böyle olunca sorunu daha kapsamlı çalışmamız gerekiyor. Psikolojik testler, uygun psikoterapi ve gerekli durumda farmakolojik tedavinin birlikte uygulanması en etkin tedavi oluyor.
kaynak haber vakti
» Banyo Yaparak Kendinizi İyi Hissedin
Banyo Yaparak Kendinizi İyi Hissedin
Editör: Gülşah Balaban
editor@realage.com.tr
Banyo yapmak sadece temizlenmek anlamına gelmiyor. Banyo yaparak kirlerden arındığınız gibi, günün stres ve yorgunluğunu da üzerinizden atmış olursunuz. Vücudunuz dinlenir, güç kazanır ve metabolizmanız düzene girer. Bu da doğal olarak kendinizi iyi hissetmenizi sağlar. Zaten sağlığın da temel koşullarından biri, kendini iyi hissetmek değil mi?
Banyonun etkisi
Akşam eve geldiniz... O kadar yorgunsunuz ki, hemen bir yere uzanmak istiyorsunuz. Böyle anlarınızda size sıcak bir banyo keyfi öneririz.
Ancak banyo derken, sadece sıcak sudan bahsetmiyoruz. Banyonuzu özel yağlar ve köpüklerle mutlaka renklendirin. Bu şekilde kendinizi sadece iyi hissetmekle kalmayecek, aynı zamanda sağlığınızı da desteklemiş olacaksınız. Önermek bizden, denemek sizden...
Kokuların gizemli dünyası
Kokuların beyinde bazı sistemleri harekete geçirdiği çoğumuz tarafından biliniyor. Üstelik bu sayede vücut işleşinin değiştiği, bazı duyguların harekete geçtiği de işin başka bir boyutu. Kısacası, kokular kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı gibi, metabolizmamızı da olumlu etkiliyor.
Aromatik yağlar ve kokular sadece ruhumuza ve cildimize işleyerek gevşememize ve dinlenmemize yardımcı olmuyor. Aynı zamanda sağlığımızı da destekliyor. Bu nedenle küvetinizi sıcak suyla doldururken, hoş kokulu aromatik yağlar eklemeyi de unutmayın.
Gül yağıyla romantizm ayini yapın
İçine gül yağı damlatılmış banyo suyu, vücudunuzda sakinleştirici, dengeleyici bir etki yaratır. Özellikle sıkıntılı günlerinizde, uykusuzluk çektiğiniz dönemlerde banyonuzda gül yağı tercih edebilirsiniz. Gül yağı, ayrıca cinsel isteği artıran bir etki de yaratabiliyor.
Önerimiz: Küvetin içini sıcak suyla doldurduktan sonra, gül yağı ilave edin. Eğer gül kokusunu artırmak istiyorsanız, gül suyu da dökün. Suya taze gül yaprakları serpiştirmeniz, banyonuza aynı bir hava katar.
Portakal yağıyla enerji kazanın
Kendinizi huzursuz, yorgun ve öfkeli hissettiğiniz dönemlerde, portakal yağı karışımlı bir banyo çok iyi gelir. Bu yolla kendinizi daha neşeli ve coşkulu hissedebilir, pozitif düşüncenizi artırabilirsiniz.
Önerimiz: Banyo yaparken eğlenmek ve keyfini çıkarmak için, suya bir miktar portakal kabuğu ekleyebilirsiniz. Meyvesini de dilimleyerek cildinize yerleştirebilir, kalan kısmını yiyebilirsiniz. Bu yolla hem içten, hem dıştan C vitamini almış olursunuz. Ayrıca portakalın içerdiği asitler sayesinde, cildinize peeling de uygularsınız.
Papatyayla ruhunuzu tazeleyin
Cilt problemleri, uykusuzluk gibi şikayetlerde papatya iyi bir çözümdür. Banyo suyunuza ilave ettiğiniz papatya yağıyla, daha sağlıklı bir beyin gücüne sahip olabilirsiniz. Ayrıca vücudunuzu da rahatlatırsınız.
Önerimiz: Suya papatya yağı döktükten sonra, papatya çiçeği de ilave edin. Suya girdikten sonra, çeşitli hareketlerle vücudunuzun gevşemesini sağlayın. Böylelikle yorgunluğunuzu daha kolay atmış olursunuz. Banyonuza biraz daha sağlık katmak isterseniz, bir fincan papatya çayı içmenizi öneririz.
kaynak
Banyo Yaparak Kendinizi İyi Hissedin
Editör: Gülşah Balaban
editor@realage.com.tr
Banyo yapmak sadece temizlenmek anlamına gelmiyor. Banyo yaparak kirlerden arındığınız gibi, günün stres ve yorgunluğunu da üzerinizden atmış olursunuz. Vücudunuz dinlenir, güç kazanır ve metabolizmanız düzene girer. Bu da doğal olarak kendinizi iyi hissetmenizi sağlar. Zaten sağlığın da temel koşullarından biri, kendini iyi hissetmek değil mi?
Banyonun etkisi
Akşam eve geldiniz... O kadar yorgunsunuz ki, hemen bir yere uzanmak istiyorsunuz. Böyle anlarınızda size sıcak bir banyo keyfi öneririz.
Ancak banyo derken, sadece sıcak sudan bahsetmiyoruz. Banyonuzu özel yağlar ve köpüklerle mutlaka renklendirin. Bu şekilde kendinizi sadece iyi hissetmekle kalmayecek, aynı zamanda sağlığınızı da desteklemiş olacaksınız. Önermek bizden, denemek sizden...
Kokuların gizemli dünyası
Kokuların beyinde bazı sistemleri harekete geçirdiği çoğumuz tarafından biliniyor. Üstelik bu sayede vücut işleşinin değiştiği, bazı duyguların harekete geçtiği de işin başka bir boyutu. Kısacası, kokular kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı gibi, metabolizmamızı da olumlu etkiliyor.
Aromatik yağlar ve kokular sadece ruhumuza ve cildimize işleyerek gevşememize ve dinlenmemize yardımcı olmuyor. Aynı zamanda sağlığımızı da destekliyor. Bu nedenle küvetinizi sıcak suyla doldururken, hoş kokulu aromatik yağlar eklemeyi de unutmayın.
Gül yağıyla romantizm ayini yapın
İçine gül yağı damlatılmış banyo suyu, vücudunuzda sakinleştirici, dengeleyici bir etki yaratır. Özellikle sıkıntılı günlerinizde, uykusuzluk çektiğiniz dönemlerde banyonuzda gül yağı tercih edebilirsiniz. Gül yağı, ayrıca cinsel isteği artıran bir etki de yaratabiliyor.
Önerimiz: Küvetin içini sıcak suyla doldurduktan sonra, gül yağı ilave edin. Eğer gül kokusunu artırmak istiyorsanız, gül suyu da dökün. Suya taze gül yaprakları serpiştirmeniz, banyonuza aynı bir hava katar.
Portakal yağıyla enerji kazanın
Kendinizi huzursuz, yorgun ve öfkeli hissettiğiniz dönemlerde, portakal yağı karışımlı bir banyo çok iyi gelir. Bu yolla kendinizi daha neşeli ve coşkulu hissedebilir, pozitif düşüncenizi artırabilirsiniz.
Önerimiz: Banyo yaparken eğlenmek ve keyfini çıkarmak için, suya bir miktar portakal kabuğu ekleyebilirsiniz. Meyvesini de dilimleyerek cildinize yerleştirebilir, kalan kısmını yiyebilirsiniz. Bu yolla hem içten, hem dıştan C vitamini almış olursunuz. Ayrıca portakalın içerdiği asitler sayesinde, cildinize peeling de uygularsınız.
Papatyayla ruhunuzu tazeleyin
Cilt problemleri, uykusuzluk gibi şikayetlerde papatya iyi bir çözümdür. Banyo suyunuza ilave ettiğiniz papatya yağıyla, daha sağlıklı bir beyin gücüne sahip olabilirsiniz. Ayrıca vücudunuzu da rahatlatırsınız.
Önerimiz: Suya papatya yağı döktükten sonra, papatya çiçeği de ilave edin. Suya girdikten sonra, çeşitli hareketlerle vücudunuzun gevşemesini sağlayın. Böylelikle yorgunluğunuzu daha kolay atmış olursunuz. Banyonuza biraz daha sağlık katmak isterseniz, bir fincan papatya çayı içmenizi öneririz.
kaynak
Thursday, March 20, 2008
» Sosyal fobi, sosyalleşerek aşılır
Farika Teymur Artır
Psikolog
Aşırı stresle ilgili son yazımıza okuyucularımızın ilgisi çok oldu. Pek çok e-posta ve telefonla bize ulaşan okurlarımızın sorularını gücümüz yettiğince cevaplamaya çalıştık.
Bize aktarılan psikolojik sorunların içinde, en önemli yeri sosyal fobi tutmakta. Sosyal fobi tedavisi gören veya henüz tedaviye başlamamış olan okuyucularımız hastalığın nedenleri ve çözüm yolları hakkında sorular soruyorlar. Sosyal fobi, topluluk içinde veya belli kişilerle konuşmadan önce veya konuşurken büyük bir korku ve daralma hissi, kalp çarpıntısı, yüz kızarması, ellerin titremesi, cümle kurmakta zorlanma, adeta bildiği her şeyi unutma gibi şikayetlerle ortaya çıkmaktadır. Kişinin sosyal ilişkilerini olumsuz şekilde etkileyip, bazı durumlarda kişinin sosyal ortamdan tamamen uzaklaşmasına yol açmakta, bu da ruh sağlığının daha da bozulmasına neden olmaktadır. Hastalığın başlangıcında sadece psikoterapiler yeterli olabilirken, ilerlemiş durumlarda ilaç tedavisi de gerekir. Doğal kaynaklarımızı kullanma gerekliliği sosyal fobiler için de gereklidir. Psikolojik ve fizyolojik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan sosyal fobinin tedavisi dahiliye, endokrinoloji ve psikiyatri uzmanları ile görüşülerek yapılmalıdır. Sosyal fobinin en önemli nedenlerinin başında aşırı stres yer alır. Konsantrasyonunu kaybeden insanın konuşması, iletişim şeklinin bozulmasına yol açar, bu durumda kişi kendine güvenini kaybeder. Zaman içersinde bu durumun yol açtığı aşırı stresin etkisi kalksa da, güveni kaybolan kişi artık hep bu şekilde devam edecek endişesi taşır. Bu da sosyal ilişkilerin bozulmasına ve sosyal fobinin devam etmesine yol açar. Dikkat konsantrasyonu ve konuşma akıcılığındaki bozulmanın geçici olduğunun bilincinde olan kişi hata yaptığı halde sosyal ilişkilere devam ederse, bir zaman sonra aşırı stresin azalmasıyla normal konuşma şekline döndüğünü görecektir.
Sosyal fobinin diğer bir önemli nedeni de aşırı mükemmeliyetçiliktir. Aşırı mükemmel olma isteği kişide hata yapma endişesi meydana getirir. Kişilik gelişiminde benlik farkındalığı önemli bir yer tutar. Benlik farkındalığında gerçek benlik farkındalığı (gerçekte sahip olduğu özellikler) ile ideal benlik farkındalığı (sahip olmak istediği özellikler) arasındaki fark çok fazlaysa, kişi kaygı bozukluğu yaşar. Bu da sosyal fobiye dönüşebilir. Örnek vermek istersek bir kişi sahip olduğu özelliklerden farklı özelliklere sahip olmak, daha güzel daha etkili konuşmak istemektedir. Halbuki kişiliği, kültürü, aksanı, jest ve mimikleri ve alışkanlıkları buna uygun değildir. Bunun farkında olan bu kişi başkalarının da aynı şekilde kendisini değerlendirdiği duygu ve düşüncesiyle endişe yaşayabilir. Böyle durumlar kişilik gelişimi esnasında gençlerin büyük bir kısmında hafif düzeyde görülmektedir. Kişinin önce kendisini olduğu gibi kabul etmesi, olumlu özelliklerini görebilmesi, rahat olması ve sahip olmak istediği özellikler için kendisine zaman vermesi ve her istediğini gerçekleştirmesinin mümkün olmayacağını bilmesi gerekir.
Doğal özellikler hastalık değil
Toplum içine girince hafifçe kızaran, mahcup bir kişi olmak bazıları için doğal bir özelliktir. Bu kesinlikle bir hastalık veya psikolojik problem değildir. Problem kişinin bu özelliği sebebiyle toplum içine girmekten kaçması, kalp çarpıntısı, boğazda kuruluk, aşırı sıkıntı, konsantrasyon azlığı, daralma hissi, yetersizlik, güvensizlik duygusu ve konuşurken dikkatini toplayamama gibi rahatsız edici fizyolojik, zihinsel ve duygusal problemlerinin olmasıdır. Bazı durumlarda da kişi kendisini olduğu gibi kabul etse de, çevresi etmemekte. Anne, baba, öğretmen gibi etkili kişiler hep daha farklı olmaya zorlamaktadır. Mesela çok zeki fakat sessiz, sakin bir öğrencinin sosyal olması için başkalarıyla kıyaslanması ve üzerinde baskı yapılması da zamanla sosyal fobi meydana getirebilir. Böyle durumda kişinin baskılara önem vermeden olduğu gibi davranması, kıyaslanmaya izin vermemesi, en azından bunu kendi içinde problem etmemesi gerekir. Zira gelişim hayat boyu sürer. Kişi hayatının bazı dönemlerinde iç uyaranları fazla olduğu için daha sessiz, daha pasif ve içe dönük olabilir. Aynı kişi zamanla hiçbir baskı olmadan kendiliğinden daha sosyal, daha aktif hale gelebilir. Aileye ve diğer eğitimcilere düşen, baskı yapmadan sadece zaman zaman sosyal olmanın önemini anlatarak sosyal imkanları artırmaktır. İnsanlar farklı ortamlarda da farklı davranabilirler. Bunda kalıtım, yetişme tarzı, kişinin içinde bulunduğu ruh hali gibi sebeplerin etkisi çoktur. Sosyal çevreyi genişletmenin kişiye sağladığı yararlar çok olmakla beraber, bu özelliklerin kişide kaygı meydana getirmeyecek şekilde kazanılması önemlidir.
Bazı olumsuz yaşantılar travma sonrası stres bozukluğuna yol açarak sosyal fobi meydana getirebilir. Stresli bir günde önemli bir konuşma yaparken topluluk içinde ne konuşacağını unutan veya hatalı konuşan ve bu sebeple mahcup olan bir kişi farkında olmadan şartlanmış olması durumunda, diğer topluluklar içinde hep aynı olayı hatırlaması sonucu sosyal fobi sürekli tetiklenebilir. Bu gibi sebeplere yönelik psikoterapiler de sosyal fobinin tedavisinde önemli yer tutar.
Sosyal fobisi olanlara öneriler
Sosyal fobiden kurtulmak isteyen kişi sosyal ortamlara girerek korku duymamayı öğrenmeli.
Şikayetler ortaya çıksa da sosyal ortamlara girmeye devam etmeli ve mümkün mertebe ortaya çıkan sıkıntılara önem vermeyip kendisini suçlamamalı.
Kişi olumlu tecrübeler kazandıkça korkusu azalır, cesareti artar ve belli bir zaman sonra korktuğu durumların tamamen ortadan kalktığını görür.
Sosyal ortamlara girerken aç, susuz, uykusuz ve aşırı yorgun olmamaya çalışılmalıdır. Bu durumlarda güven duygusu artan kişi daha az sosyal fobi yaşar.
Aşırı stres sebebiyle biyokimyası bozulan vucudu sağlığına kavuşturmak için ilaç tedavisi uygulanabilir.
Düzenli uyku, doğru nefes alma, spor, düzenli beslenme, sanatsal faaliyetler gibi doğal stres gidericiler bozulan dengenin düzelmesinde önemlidir.
Psikolojik problemlerinizle ilgili soru sormak için, Tel: 0216 386 06 66, Faks: 0216 386 68 54, e-posta: t.artir@zaman.com.tr
19.07.2004
Farika Teymur Artır
Psikolog
www.zaman.com.tr adresinden alınmıştır.
Psikolog
Aşırı stresle ilgili son yazımıza okuyucularımızın ilgisi çok oldu. Pek çok e-posta ve telefonla bize ulaşan okurlarımızın sorularını gücümüz yettiğince cevaplamaya çalıştık.
Bize aktarılan psikolojik sorunların içinde, en önemli yeri sosyal fobi tutmakta. Sosyal fobi tedavisi gören veya henüz tedaviye başlamamış olan okuyucularımız hastalığın nedenleri ve çözüm yolları hakkında sorular soruyorlar. Sosyal fobi, topluluk içinde veya belli kişilerle konuşmadan önce veya konuşurken büyük bir korku ve daralma hissi, kalp çarpıntısı, yüz kızarması, ellerin titremesi, cümle kurmakta zorlanma, adeta bildiği her şeyi unutma gibi şikayetlerle ortaya çıkmaktadır. Kişinin sosyal ilişkilerini olumsuz şekilde etkileyip, bazı durumlarda kişinin sosyal ortamdan tamamen uzaklaşmasına yol açmakta, bu da ruh sağlığının daha da bozulmasına neden olmaktadır. Hastalığın başlangıcında sadece psikoterapiler yeterli olabilirken, ilerlemiş durumlarda ilaç tedavisi de gerekir. Doğal kaynaklarımızı kullanma gerekliliği sosyal fobiler için de gereklidir. Psikolojik ve fizyolojik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan sosyal fobinin tedavisi dahiliye, endokrinoloji ve psikiyatri uzmanları ile görüşülerek yapılmalıdır. Sosyal fobinin en önemli nedenlerinin başında aşırı stres yer alır. Konsantrasyonunu kaybeden insanın konuşması, iletişim şeklinin bozulmasına yol açar, bu durumda kişi kendine güvenini kaybeder. Zaman içersinde bu durumun yol açtığı aşırı stresin etkisi kalksa da, güveni kaybolan kişi artık hep bu şekilde devam edecek endişesi taşır. Bu da sosyal ilişkilerin bozulmasına ve sosyal fobinin devam etmesine yol açar. Dikkat konsantrasyonu ve konuşma akıcılığındaki bozulmanın geçici olduğunun bilincinde olan kişi hata yaptığı halde sosyal ilişkilere devam ederse, bir zaman sonra aşırı stresin azalmasıyla normal konuşma şekline döndüğünü görecektir.
Sosyal fobinin diğer bir önemli nedeni de aşırı mükemmeliyetçiliktir. Aşırı mükemmel olma isteği kişide hata yapma endişesi meydana getirir. Kişilik gelişiminde benlik farkındalığı önemli bir yer tutar. Benlik farkındalığında gerçek benlik farkındalığı (gerçekte sahip olduğu özellikler) ile ideal benlik farkındalığı (sahip olmak istediği özellikler) arasındaki fark çok fazlaysa, kişi kaygı bozukluğu yaşar. Bu da sosyal fobiye dönüşebilir. Örnek vermek istersek bir kişi sahip olduğu özelliklerden farklı özelliklere sahip olmak, daha güzel daha etkili konuşmak istemektedir. Halbuki kişiliği, kültürü, aksanı, jest ve mimikleri ve alışkanlıkları buna uygun değildir. Bunun farkında olan bu kişi başkalarının da aynı şekilde kendisini değerlendirdiği duygu ve düşüncesiyle endişe yaşayabilir. Böyle durumlar kişilik gelişimi esnasında gençlerin büyük bir kısmında hafif düzeyde görülmektedir. Kişinin önce kendisini olduğu gibi kabul etmesi, olumlu özelliklerini görebilmesi, rahat olması ve sahip olmak istediği özellikler için kendisine zaman vermesi ve her istediğini gerçekleştirmesinin mümkün olmayacağını bilmesi gerekir.
Doğal özellikler hastalık değil
Toplum içine girince hafifçe kızaran, mahcup bir kişi olmak bazıları için doğal bir özelliktir. Bu kesinlikle bir hastalık veya psikolojik problem değildir. Problem kişinin bu özelliği sebebiyle toplum içine girmekten kaçması, kalp çarpıntısı, boğazda kuruluk, aşırı sıkıntı, konsantrasyon azlığı, daralma hissi, yetersizlik, güvensizlik duygusu ve konuşurken dikkatini toplayamama gibi rahatsız edici fizyolojik, zihinsel ve duygusal problemlerinin olmasıdır. Bazı durumlarda da kişi kendisini olduğu gibi kabul etse de, çevresi etmemekte. Anne, baba, öğretmen gibi etkili kişiler hep daha farklı olmaya zorlamaktadır. Mesela çok zeki fakat sessiz, sakin bir öğrencinin sosyal olması için başkalarıyla kıyaslanması ve üzerinde baskı yapılması da zamanla sosyal fobi meydana getirebilir. Böyle durumda kişinin baskılara önem vermeden olduğu gibi davranması, kıyaslanmaya izin vermemesi, en azından bunu kendi içinde problem etmemesi gerekir. Zira gelişim hayat boyu sürer. Kişi hayatının bazı dönemlerinde iç uyaranları fazla olduğu için daha sessiz, daha pasif ve içe dönük olabilir. Aynı kişi zamanla hiçbir baskı olmadan kendiliğinden daha sosyal, daha aktif hale gelebilir. Aileye ve diğer eğitimcilere düşen, baskı yapmadan sadece zaman zaman sosyal olmanın önemini anlatarak sosyal imkanları artırmaktır. İnsanlar farklı ortamlarda da farklı davranabilirler. Bunda kalıtım, yetişme tarzı, kişinin içinde bulunduğu ruh hali gibi sebeplerin etkisi çoktur. Sosyal çevreyi genişletmenin kişiye sağladığı yararlar çok olmakla beraber, bu özelliklerin kişide kaygı meydana getirmeyecek şekilde kazanılması önemlidir.
Bazı olumsuz yaşantılar travma sonrası stres bozukluğuna yol açarak sosyal fobi meydana getirebilir. Stresli bir günde önemli bir konuşma yaparken topluluk içinde ne konuşacağını unutan veya hatalı konuşan ve bu sebeple mahcup olan bir kişi farkında olmadan şartlanmış olması durumunda, diğer topluluklar içinde hep aynı olayı hatırlaması sonucu sosyal fobi sürekli tetiklenebilir. Bu gibi sebeplere yönelik psikoterapiler de sosyal fobinin tedavisinde önemli yer tutar.
Sosyal fobisi olanlara öneriler
Sosyal fobiden kurtulmak isteyen kişi sosyal ortamlara girerek korku duymamayı öğrenmeli.
Şikayetler ortaya çıksa da sosyal ortamlara girmeye devam etmeli ve mümkün mertebe ortaya çıkan sıkıntılara önem vermeyip kendisini suçlamamalı.
Kişi olumlu tecrübeler kazandıkça korkusu azalır, cesareti artar ve belli bir zaman sonra korktuğu durumların tamamen ortadan kalktığını görür.
Sosyal ortamlara girerken aç, susuz, uykusuz ve aşırı yorgun olmamaya çalışılmalıdır. Bu durumlarda güven duygusu artan kişi daha az sosyal fobi yaşar.
Aşırı stres sebebiyle biyokimyası bozulan vucudu sağlığına kavuşturmak için ilaç tedavisi uygulanabilir.
Düzenli uyku, doğru nefes alma, spor, düzenli beslenme, sanatsal faaliyetler gibi doğal stres gidericiler bozulan dengenin düzelmesinde önemlidir.
Psikolojik problemlerinizle ilgili soru sormak için, Tel: 0216 386 06 66, Faks: 0216 386 68 54, e-posta: t.artir@zaman.com.tr
19.07.2004
Farika Teymur Artır
Psikolog
www.zaman.com.tr adresinden alınmıştır.
Tuesday, March 11, 2008
HİPERAKTİVİTE
Çocuğunuz değil belki de siz hiperaktifsiniz!
Hiperaktivite daha çok çocuklarda görülen bir davranış bozukluğu olarak bilinir...
Ancak, eğer sürekli hareket etme, huzursuzluk, organize olamama, sürekli iş değiştirme ve randevularınız veya işlerinize bir türlü zamanında yetişememe gibi durumlar yaşıyorsanız belki siz de hiperaktif olabilirsiniz!
VKV Amerikan Hastanesi Psikiyatri Departmanı'ndan Dr. İsmet Bora'nın verdiği bilgilere göre, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktive Bozukluğu (DEHB), genellikle okul çağında tanısı konulan ve çocuklar arasında yüzde 3-5 sıklığında görülen bir bozukluktur. Bu hastalığın tanınması ve tedavisi 1980’lerden bu yana mümkün olmuştur ve DEHB tanısı alan çocukların yüzde 30-70’inde belirtilerin yetişkinlikle de sürdüğü bilinmektedir.
Bu açıdan bakıldığında çocuklarında tanı almamış insanların, yetişkinlik döneminde yaşadıkları yerlerinde duramayıp sürekli hareket etme, huzursuzluk, organize olamama, sürekli iş değiştirme ve randevularına/işlerine bir türlü zamanında yetişememe gibi belirtileri DEHB’la ilgili olduğunu anlamaları zor olabilir. Hatta bu belirtiler bazen anksiyete, depresyon ve duygu durum bozukluklarıyla karıştırılabilir. Ancak çocukluk çağında DEHB olmadan bu hastalığın ilk kez yetişkinlik döneminde ortaya çıkması söz konusu değildir.
Bu Belirtilere Dikkat!
· Dikkat toplama ve sürdürmede sorun yaşama (Unutkanlık, dalgınlık ve önceliklerini doğru sıralamayamama)
· Hiperaktivite (Yerinde duramama, sürekli bir hareketlilik ve huzursuzluk hali)
· Organize olamama (Organizasyon yapma ve görevlerini tamamlama da zorluk çekme. Planlamalarda zamanından önce giderek ev, iş ve özel yaşamlarında kaos yaratma.
· Sıcakkanlıklık (Şiddete eğilim yoktur ama çabuk parlayıp hızla sönerler ve bu nedenle insan ilişkilerinde sorunlar yaşarlar)
· Stres toleransının azalması (Baskı altında yaşadıkları gerilimi dışa vıran, kuruntulu/kaygılı/şakın bir hale bürünen, depresif olan insanlardır. Sorunların üstüne gitmekte yetersizlik yaşarlar.)
· Dürtüsellik (İlk akıllarına gelen düşünceyi dışa vurur ve buna göre hemen eyleme geçerler. Başkalarının konuşmalalarını keserler ve konstrolsüz bir şekilde para harcayabilirler.)
Uzman Kontrolü Şart
DEHB’da kullanılan ilaçlar hastalığı tedavi etmez, yanlızca belirtileri düzeltir. Bu nedenle hastalar semptomlarını kontrol etmek istedikleri sürece veya bu semptomlarla yaşamlarını düzenleme konusunda yeterli psikolojik desteği alıp başa çıkma yöntemlerini pekiştirene kadar ilaç tedavisi kullanmak zorundadılar. Ancak bu ilaçlar amfetamin türevi uyarıcı ilaçlar oldukları için mutlaka uzman kontrolü altında zaman aralıkları ile kullanılmalıdır.
Bu durum göz önüne alındığında; bu belirtilerin geçmişinin iyi sorgulanması, gerekli psikolojik testlerle tanının desteklenmesi, yukarıda tanımlanan belirtiler kümesi içerisinde dikkat eksikliği belirtilerinin mutlaka bulunması gerekliliğinin akıldan çıkarılmaması, her insanda bir miktar bulunabilecek bu belirtilerin şiddetinin ve yaşam kalitesini ne kadar etkilediğinin doğru saptanması ve diğer psikiyatrik hastalardan ayırt edilmesi gereklidir.
Ailem.com
Hiperaktivite daha çok çocuklarda görülen bir davranış bozukluğu olarak bilinir...
Ancak, eğer sürekli hareket etme, huzursuzluk, organize olamama, sürekli iş değiştirme ve randevularınız veya işlerinize bir türlü zamanında yetişememe gibi durumlar yaşıyorsanız belki siz de hiperaktif olabilirsiniz!
VKV Amerikan Hastanesi Psikiyatri Departmanı'ndan Dr. İsmet Bora'nın verdiği bilgilere göre, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktive Bozukluğu (DEHB), genellikle okul çağında tanısı konulan ve çocuklar arasında yüzde 3-5 sıklığında görülen bir bozukluktur. Bu hastalığın tanınması ve tedavisi 1980’lerden bu yana mümkün olmuştur ve DEHB tanısı alan çocukların yüzde 30-70’inde belirtilerin yetişkinlikle de sürdüğü bilinmektedir.
Bu açıdan bakıldığında çocuklarında tanı almamış insanların, yetişkinlik döneminde yaşadıkları yerlerinde duramayıp sürekli hareket etme, huzursuzluk, organize olamama, sürekli iş değiştirme ve randevularına/işlerine bir türlü zamanında yetişememe gibi belirtileri DEHB’la ilgili olduğunu anlamaları zor olabilir. Hatta bu belirtiler bazen anksiyete, depresyon ve duygu durum bozukluklarıyla karıştırılabilir. Ancak çocukluk çağında DEHB olmadan bu hastalığın ilk kez yetişkinlik döneminde ortaya çıkması söz konusu değildir.
Bu Belirtilere Dikkat!
· Dikkat toplama ve sürdürmede sorun yaşama (Unutkanlık, dalgınlık ve önceliklerini doğru sıralamayamama)
· Hiperaktivite (Yerinde duramama, sürekli bir hareketlilik ve huzursuzluk hali)
· Organize olamama (Organizasyon yapma ve görevlerini tamamlama da zorluk çekme. Planlamalarda zamanından önce giderek ev, iş ve özel yaşamlarında kaos yaratma.
· Sıcakkanlıklık (Şiddete eğilim yoktur ama çabuk parlayıp hızla sönerler ve bu nedenle insan ilişkilerinde sorunlar yaşarlar)
· Stres toleransının azalması (Baskı altında yaşadıkları gerilimi dışa vıran, kuruntulu/kaygılı/şakın bir hale bürünen, depresif olan insanlardır. Sorunların üstüne gitmekte yetersizlik yaşarlar.)
· Dürtüsellik (İlk akıllarına gelen düşünceyi dışa vurur ve buna göre hemen eyleme geçerler. Başkalarının konuşmalalarını keserler ve konstrolsüz bir şekilde para harcayabilirler.)
Uzman Kontrolü Şart
DEHB’da kullanılan ilaçlar hastalığı tedavi etmez, yanlızca belirtileri düzeltir. Bu nedenle hastalar semptomlarını kontrol etmek istedikleri sürece veya bu semptomlarla yaşamlarını düzenleme konusunda yeterli psikolojik desteği alıp başa çıkma yöntemlerini pekiştirene kadar ilaç tedavisi kullanmak zorundadılar. Ancak bu ilaçlar amfetamin türevi uyarıcı ilaçlar oldukları için mutlaka uzman kontrolü altında zaman aralıkları ile kullanılmalıdır.
Bu durum göz önüne alındığında; bu belirtilerin geçmişinin iyi sorgulanması, gerekli psikolojik testlerle tanının desteklenmesi, yukarıda tanımlanan belirtiler kümesi içerisinde dikkat eksikliği belirtilerinin mutlaka bulunması gerekliliğinin akıldan çıkarılmaması, her insanda bir miktar bulunabilecek bu belirtilerin şiddetinin ve yaşam kalitesini ne kadar etkilediğinin doğru saptanması ve diğer psikiyatrik hastalardan ayırt edilmesi gereklidir.
Ailem.com
Subscribe to:
Posts (Atom)