Sunday, December 23, 2007

Amerikan Kanser Derneğinin şok raporu
Dünyada bu yıl yaklaşık 7,6 milyon kişinin kanserden ölmüş olacağı tahmin ediliyor.

Amerikan Kanser Derneğinin Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu verilerine dayanarak hazırladığı rapor, kanserden her gün 20 bin kişinin öldüğü dünyada, 2007'de yaklaşık 7,6 kişinin bu hastalıktan ölmüş olacağını, 12 milyondan fazla kişinin kansere yakalanacağını gösterdi.

Raporda, gelişmiş ülkelerdeki yeni 5,4 milyon kanser vakasından 2,9 milyonunun, gelişmekte olan ülkelerdeki 6,7 milyon vakadan 4,7 milyonunun ölümle sonuçlanacağı vurgulandı.

Zengin ülkelerde erkeklerde en fazla prostat, akciğer ve kolon kanserine, kadınlarda ise meme, kolon ve akciğer kanserine rastlandığı belirtilen raporda, gelişmekte olan ülkelerde de erkeklerde akciğer, mide ve karaciğer, kadınlarda rahim ve meme kanserinin görüldüğüne dikkat çekildi.

Dünyada kanser vakalarının yaklaşık yüzde 15'inin enfeksiyondan kaynaklandığına işaret edilen raporda, gelişmekte olan ülkelerde enfeksiyona bağlı kanser oranının gelişmiş ülkelerdekine göre 3 kat fazla olduğu (yüzde 26'ya yüzde 8) vurgulandı.

Helicobacter pylori bakterisinin mide, human papillomavirusün rahim ağzı, hepatit virüslerinin karaciğer kanserine neden olduğu belirtilirken, gelişmekte olan ülkelerdeki ölümlerin, erkenden tanı konulamaması ve tedavi olanaklarının yetersiz olmasından kaynaklandığı kaydedildi.

SİGARA-KANSER-

Raporda, sigara ve kanser konusuna da özel bir bölüm ayrıldı.
Tütün kullanımının 2000'de 5 milyondan fazla kişinin ölümüne neden olduğu kaydedilen raporda, sigaranın 20. yüzyılda dünya genelinde yaklaşık 100 milyon kişinin ölümünden sorumlu olduğu, 21. yüzyılda çoğu gelişmekte olan toplumlarda olmak üzere 1 milyardan fazla kişinin ölümüne yol açabileceği ifade edildi.

Kanserden çocuk ölümleri ve enfeksiyona bağlı ölümlerin azaldığını, artık ileri yaşlara kadar hayatta kalabilen kişilerin sayısının arttığını belirten rapora imza atanlardan Ahmedin Cemal, ancak halkın giderek artan bir bölümünün sigara içmek, az hareket etmek ve doymuş yağ oranı yüksek besinleri tüketmek gibi Batılı hayat tarzını benimseyen az gelişmiş ülkelerde kansere yakalanma sıklığının arttığını söyledi.

Dünya Sağlık Örgütüne göre dünyada tütün kullanan 1,3 milyar kişinin yaklaşık yüzde 84'ü gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. Örgüt, sadece Çin'de 350 milyon tütün bağımlısının bulunduğunu, bunun da ABD nüfusundan fazla olduğunu tahmin ediyor.

Tütün kullanımının bu şekilde devam etmesi halinde dünyada 2030'a dek 2 milyardan fazla tütün bağımlısının olacağı, bunların yarısının tütün bağımlılığının neden olduğu hastalıklardan öleceği tahmin ediliyor.

kaynak

Saturday, December 22, 2007

» SİZİ BOZAN BOZUCU ALANINIZ NEDİR?


Dr.Recai YAHYAOĞLU
www.tamtip.com


SİZİ BOZAN BOZUCU ALANINIZ NEDİR?


Uzun yıllardır çekmekte olduğunuz bir hastalığınız varsa ve hemen her ilacı kullanmanıza rağmen bir türlü sonuç alamamışsanız bu makale tam size göre...Bazen öyle hastalıklar yaşamak zorunda kalırız ki bunlar canımıza tak eder, bizi hayattan bezdirir, neredeyse o dertten kurtulmak için her türlü fedakarlığa katlanmaya hazır durumda bekleriz.

Cep telefonunuz, televizyonunuz, arabanız, bilgisayarınız bozulursa hemen onu tamir ettirerek tekrar kullanmaya başlarsınız.Otomobiliniz servis bakımının ardından hele hele yağı, filtreleri değiştirildikten sonra yüksek çekiş gücüne kavuşarak eski performansına sahip olur.Fakat insan böyle midir?Evet bazı hastalıklar ve tedavilerden sonra insan eski sağlığına tam olarak kavuşur.Ama bazılarından sonra yani tedavi oluyorum derken kendisine hayatı zindan eden kararı vermiş olur....

Nedir bu kararlar? Ve hangi tedavilerden sonra bir daha belimizi doğrultamaz ve hayatımızın akışında, sağlığımızın seyrinde, ruh halimizin durumunda, insanlarla olan iletişim sorunları yaşamaya başlayarak içinden çıkamadığımız bir girdaba doğru sürüklenmeye başlarız...Bir yerlerimizde geçmeyen ağrılar başlamıştır.Hangi ağrı kesici ilacı kullanırsak kullanalım bir türlü bu ağrılarımızdan kalıcı olarak kurtulamayız.İlacı kullanırken ağrılarımız biraz hafifler yada geçici süre ortadan kaybolurlar.İlaçların tesiri kalmadığında ise bu ağrılar tekrar eski yerlerinde peydahlanarak canımızı acıtmaya devam ederler.

Bazen mecbur kalarak bir ameliyat olmak zorunda kalabiliriz.Örneğin akut apandisit sırasında ameliyat olmak şifaya kavuşmak için zorunludur.Fakat öyle gereksiz ameliyatlar vardır ki bunların yapıldığı yerlerde bedenimiz neşterle kesilmesinin ardından bir daha asla unutmamak üzere buralarda reaksiyon geliştirerek deriden çıkıntılı, sert skatris dokuları keloitleri meydana getirir.Bu yapılar hayatımızın sonuna kadar bedenimizi ve ruhumuzu tahrip etmeye devam ederler.

Örneğin zorunlu olmadığı halde sırf bir takım kampanyaların mahkumu olmuş bir çok kadın sezaryen ameliyatıyla birlikte doğum yapar.Bir çok hasta kadın sezaryen ameliyatı sonrasında tüm hayatlarının değişerek tamamen bambaşka bir insan olduklarını ifade etmekten geri durmazlar.Aynı gün içinde dikkatli bir hekim tüm bayan hastalarını taradığında ve sezaryen olanlarla konuştuktan sonra hemen her kadının bu gerçeğin farkına varmasını sağlayabilir.Hatta bazıları direkt hekimlere bu şikayetlerini söylemelerine rağmen maalesef ne yazık ki bu durum bir çok hekim için anlam ifade edemez.Bu önemli ayrıntı gözden kaçar ve hasta doktor doktor dolaşmaya, torbalar dolusu ilaçlar tüketmeye devam eder fakat sonuç bir türlü tam olarak ortaya çıkmaz.

Diğer yandan hepimiz bir diş hekimine giderek çürüyen dişlerimize dolgu yaptırırız...Bugün günümüzde bir çok farklı sebeplerden dolayı amalgam dolgu yapılarak dişlerimizin çürüğünden kurtuluruz.Dişlerimizin çürüğünden kurtulmaya çalışırken diş hekimleri bizlere sağlığımızı çürütmeye ömrümüz boyunca devam edecek ve sürekli bozucu alan olarak etkide bulunacak bir miras bırakmış olurlar.Bu yüzden bir çok migren hastası ne yaparsa yapsın baş ağrılarından kurulamaz.Bazı insanların depresyonu bir türlü ortadan kalkmaz.Çünkü bozucu alan bir parazit gibi sürekli kafatası içinde yanlış olmaması gereken bir sinyal yaymaya devam eder.Cep telefonlarının yaydığı dalgaları yada radyo frekanslarını göremediğimiz gibi bu alanların yaydığı olumsuz enerji alan frekansını göremeyiz.

Tüm ameliyat yerlerinde meydana gelmiş yara izleri bozucu alan etkisi meydana getirir.Bu izler deriden daha aşağı tabakalara kadar ilerleyerek barsaklarda yada komşu organlarda sinir ve kan dolaşımında yapışıklıklar yaparak hastalıkların ilerlemesine neden olurlar.Örneğin akut apandisit, sezaryen ameliyatları insanların barsaklarında yapışıklıklar meydana gelmesine neden olup geçmeyen ve ilaçlara cevap vermeyen kabızlık oluştururlar.Bu kabızlık durumu hangi ilaç kullanılırsa kullanılsın bir türlü ortadan kalkmaz.Çünkü ameliyat yerinin altında bulunan skatris dokusu bozucu alan olarak işlevine sürekli devam eder.Bu şekilde oluşmuş bir kabızlığı ilaçla tedavi etmeye çalışmak bataklığın kenarındaki sivrisinekleri öldürerek yok etmeye çalışmak kadar komiktir.

Özellikle kafatası bölgesinde yapılmış ameliyatlar insanın sağlığını ciddi olarak tahrip ederler.Mesela boyun yada bel bölgesinde meydana gelmiş bir servikal yada lomber bölge disk hernilerinde (fıtıklaşmalarında) hemen ameliyat önerilmemelidir.Ticari kaygılardan uzaklaşarak insanların sağlıklarına karşı dürüst bir yaklaşım gösteren hiç bir hekim Türkiye’de ve dünyada kesinlikle işsiz güçsüz kalmaz.

Ameliyat endikasyonları olabildiğince hassas davranılarak alınmalıdır.Yapılacak bir çok farklı bilimsel gerçekler doğrultusundaki Tamamlayıcı Tıbbi tedavi uygulamalarının ardından şifaya kavuşulamamışsa ve çok ciddi ağrılar çekiliyorsa o zaman ameliyat olunmalıdır.Son çıkan yöntem olan mikrodistektomi ameliyatı yada lazerle yapılanı tercih edilmelidir.Bedene yapılan müdahalelerde kısmen invazif olmayan koruyucu yönü ağırlıklı uygulamalar tercih edilmelidir.

Bozucu alanlar:

Tüm ameliyat izleri,
Yanıklar,
Dövme izleri,
Sigaranın kendisi ve dumanı,
Aşı izleri,
Sıyrık yada çiziklerden sonra buralarda oluşmuş nedbe dokuları,
Tonsillektomi ameliyatları,
Dişlerde bulunan amalgam dolgular,
Dişlerde meydana gelmiş eğilmeler, şekil bozulmaları,
Bazı organlar; örneğin hepatit enfeksiyonu geçirmiş bir karaciğer, enfekte olmuş bir doku, kireçlenmeye maruz kalmış eklemler,
Gözde katarakt gelişmesi,
Boyun ve bel fıtığı,
Kronikleşmiş adale kasılmaları,
İç kulakta meydana gelmiş ve dolaşımı bozan yaşlılık hastalıkları,
Gözde meydana gelmiş Keratit yada uveit hastalıkları
Bedene sonradan takılan tüm protezler ve kalp pilleri...
Damar içine takılmış stentler...
İsteyerek yada yanlışlıkla yutulan ve beden içinde kalmış her yabancı cisim...
Prostat Hipertrofisi,
Karaciğer yada kalpte meydana gelmiş olan yağlanmalar...
Peruklar...
Saç ekmek için kafatasına yapılan operasyonlar,
Cilt gerdirme ameliyatlarında gizlenen yerlerde kalmış skar dokuları,
Cep telefonları,
Elekromanyetik tüm kirlenmeler,
Gıdalar vasıtasıyla aldığımız kimyasal kanserojen maddeler..

İnsanın en küçük birimi hücresidir.Hücrenin içinde normal şartlarda potasyum dışında ise sodyum iyonları bulunur.Bu iyonlar sürekli hareket halinde bulunarak insanın hücresinde meydana gelen tüm olayları kontrol ederler.Hücre bir potasyum pili olarak işlevini yapar.İçinde mevcut bir enerji ve işleyiş mekanizması vardır.Bozucu alanlar ilk önce hücrenin çalışma performansını bozup görevlerini yapamaz hale getirir.Hücre bölünemez.Yada hızlı bir şekilde kontrolsüz olarak farklı bir formasyonda büyüyerek çoğalmaya başlar.Kanserin başla

ması ve hücrenin içinde bulunan DNA ve RNA da olan değişimler, kromozom anomalileri bu dönemde gelişmeye başlar.Bu durum bir kısır döngü olarak sürekli ilerleyen ve hızlanan bir seyir gösterir.

Sonuç olarak öncelikle kendi bozucu alanınızı tespit etmeniz gerekir.Tespit yapıldıktan sonra bu alandan kurtulmaya çalışmalısınız.Bu çabaların elbette sayısız farklı yöntemleri vardır.Özellikle Nöral Terapi yöntemi bozucu alan tedavisinde son imkanları en maksimum seviyede sunmakta kısa sürede önemli sonuçlar ortaya çıkararak yüz güldürücü etkiler meydana getirmektedir.Özellikle skatris dokularına direkt enjeksiyon yoluyla müdahalede bulunulması hastanın kısa sürede sağlığında büyük bir devrim yaşamasını sağlamaya yetmektedir.Yada bel ve boyun ağrılarından şikayetçi hastaların ilk seans sonrasında şikayetlerinde yüzde doksanlara varan iyileşmeler ortaya çıkmaktadır.Burada ilacın deri altına yada derin dokulara yapılmasının ardından oralarda tüm hücresel düzeyde işlevsellik maksimum seviyeye çıkmakta kan dolaşımında düzelme, oksijen seviyesinde artma ve daha pek çok faktör kısa sürede iyileşmektedir.

Siz siz olun en iyisi kendi orijinal ve özgünlüğünüze dışarıdan bir müdahalede bulundurmayın.Maddeler halinde sıraladığımız hastalıklarınız yada alışkanlıklarınız varsa en kısa süre içinde kurtulmaya çalışın.Havanızı ve alanınızı bozdurmayın ki sağlığınızın aynı zamanda yaşamınızın tadını doyasıya yaşayabilin.


kaynak



Wednesday, December 12, 2007

YAŞAM İÇİN BİR BARDAK SU


bir bardak su YAŞAM İÇİN BİR BARDAK SU

Bir yıl boyunca, kuraklığın verdiği korku ile büyük küçük toplumun her kesiminden insanlar olarak, o kabuslu günlerde, defalarca nasıl bir heyecan ve ihlasla yaptığımız yağmur dualarını hatırlayalım.

Bir yıl boyunca susuzluk tehdidi ile geçen günlerimizden sonra yağan yağmurları hangi sevinç dolu duygularla karşıladığımızı düşünelim.

Yer küremizin yüzeyinin %71 ini denizler, %29 unu karalar oluşturur.

İnsan bedeni, %25 katı maddeden, %75 sudan oluşmaktadır. Beyin dokusunun ise %85’i sudur.

Dünya oluşumundan önce de su vardı ve oluşum tamamlandıktan sonra da ilk hayat suda başladı.

Suyun hayatın olmazsa olmaz temel unsurlarından biri olduğunu biliyoruz. Gerçek anlamda faydalarının tespiti konusunda yapılan bazı çalışmaların aslında bir şans eseri ortaya çıktığını ve bu yöndeki çalışmaların o günden sonra hız kazandığını biliyor muydunuz?

İranlı hekim DR. FERİDUN Batmanghelidj, suyun hastalıklara iyi geldiğini, insanı iyileştirdiğini hapishanede bir şans eseri öğrenmiş. “1979 da İran devrimi patladığında Ben siyasi bir tutuklu olarak hapiste bulunuyordum. Bir gün koğuşta, mahkumlardan birinin, koridorda, iki büklüm olmuş vaziyette, inanılmaz mide sancılarıyla kıvrandığını gördüm. Beni görünce ızdıraplı bir sesle “Ülserim beni öldürüyor” diye seslendi. Onun için ne yaptın diye sordum. “Üç adet Tagamet ve bir şişe dolusu antiasit aldım ama banamısın demedi” diye cevap verdi.”şeklinde vakayı özetleyen Dr. FERİDUN Batmanghelidj, 10 saatten beri bu şekilde ızdırap içinde sancı çeken hasta mahkuma gayri ihtiyarı müdahale eder ve ölmek üzere olduğunu düşündüğü adama iki bardak su içirir. Fakat ne görsün, adam çok geçmeden kıvranmaktan kurtulur. O günden sonra Dr. Batmanghelidj, suyun şifa verici etkisi üzerine çalışmalarını yoğunlaştırma kararı alır. Cezaevinde kaldığı 2,5 yıl içerisinde yaklaşık 3 bin peptik ülser hastası tutuklu ve hükümlüyü iyileştirir. Tabi ki ilaç olarak yalnızca su kullanarak.

2,5 yıl kadar sonra tahliye vakti geldiğinde, hapishane müdürüne ricada bulunur ve "lütfen ben bir müddet daha burada tutuklu kalmak istiyorum, zira araştırmalarımın en önemli evresine girmiş bulunmaktayım ve bu kadar çok hastayı dünyanın hiçbir yerinde, bu koşullarda bulamam" der.

Böylece Batmanghelidj, bir müddet daha "gönüllü hapis" yatar ve çalışmalarını sürdürür. Hapiste iken keşfinin ilk duyursunu Iranian Medical Association’da yayınlatır. Tebliğinin bir tercümesini de the Journal of Clinical Gastroenterology Haziran 1983 sayısında misafir editör olarak yayınlatır. Bugün bütün dünyaya sesin duyurabilmiş ve ekol oluşturmuştur.

Dr. Batmanghelidj “Hasta Değil Susuzsunuz" kitabında vucudumuzun tam 46 nedenle suya ihtiyaç duyduğunu anlatmaktadır.

Bunlar şunlardır.

1- Hiçbir canlı susuz yaşayamaz.
2- Göreceli su yetersizliği vücudun bazı fonksiyonlarını önce bastırır, sonra öldürür.
3- Su temel enerji kaynağıdır.
4- Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir, bize yaşam gücü verir.
5- Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.
6- DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.
7- Bağışıklık sisteminin (bütün mekanizmalarının) merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.
8- Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metobolik aşamalarında görev yapar.
9- Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.
10- Su, besinlerdeki gerekli ögelerin emilimini artırır.
11- Bütün ögelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.
12- Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
13- Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.
14- Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.
15- Eklem boşluklarındaki temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.
16- Omurgadaki diskleri “şok emici su yastıkları” na dönüştürür.
17- Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
18- Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.
19- Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
20- Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.
21- Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.
22- Serotonin ve diğer nörotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.
23- Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.
24- Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizliği sorununa çözüm getirir.
25- Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.
26- Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.
27- Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
28- Uykuyu düzenler.
29- Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.
30- Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.
31- Gözlere canlılık ve parlaklık verir.
32- Glokomdan korunmamıza yardım eder.
33- Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.
34- Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.
35- Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.
36- Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş başmasını hafifletir.
37- Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.
38- İnsan vücudunda dehidrasyon sırasında kullanılabilecek bir su deposu yoktur. Bu nedenle gün boyunca düzenli olarak su içmemiz gerekir.
39- Dehidrasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.
40- Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.
41- Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.
42- Dehidrasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.
43- Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.
44- Zihin ve vücut fonksiyonlarını bütünleştirir. Karar verme ve hedefleri belirleme yeteneğini artırır.
45- Yaşlılıkta bellek kaybının önlenmesine yardımcı olur. Alzheimer, multipl skleroz, Parkinson ve Lou Gehring hastalıklarının riskini azaltır.
46- Kafein, alkol ve bazı ilaçlara duyulan bağımlılığın giderilmesine yardımcı olur.

Bir bardak suyun faydaları işte böyle. Suyun yukarıda sıralanan faydalarını okuyunca; “Canlı olan her şeyi sudan yarattık. Hala inanmıyorlar mı?” (Enbiya, 30) ayetini aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz.

(Suyun faydaları konusunda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler
watercure adresini ziyaret edebilirler.)


kaynak: gıda raporu

Thursday, December 6, 2007

Fesleğenin faydaları



Enerji verici, hafızayı ve konsantrasyonu güçlendirici bir bitki olan fesleğenin yararları sayılamayacak kadar çok. İşte faydalarından bir kaçı:



Fesleğenin faydaları

Enerji verici, hafızayı ve konsantrasyonu güçlendirici bir bitki olan fesleğenin yararları sayılamayacak kadar çok. İşte faydalarından bir kaçı:

Fesleğenin yararları...

• Asabiyetten ileri gelen genel güçsüzlüğe, sindirim bozukluğuna, uykusuzluğa ve migrene karşı etkilidir.

• Özellikle sindirimi kolaylaştırıcı özelliği sayesinde hazımsızlık çekenlerin baş ilâcıdır. Aynı zamanda sinir hastalarına, iyi uyuyamayan çocuklara, baş dönmesi çeken yetişkinlere, bağırsak sorunlarından yakınanlara, öksürüğe, anjin ya da boğmacalılara verilir.

• Fesleğenin kaynatılmasıyla elde edilen su süzüldükten sonra, arı sokmasında enfekte olan yere sürülerek ağrıyı hafifletir.

• Ağızda oluşan yaralar ve pamukçuk ağız banyosu yoluyla tedavi edilir.

• Sütü gelmeyen ya da az gelen kadınların süt verimini çoğaltmak için de kullanılır.

• Farklı bir özelliği de sivrisinek ve tahtakurusu gibi haşaratları kokusu sayesinde kaçırmasıdır.

• Mutfakta tazesi veya kurusu kullanılır.

• Çorbalara, domates, patlıcan, kabak, mantar yemeklerine, salatalara, hamur işlerine katılır.



Bizim aile

Wednesday, November 21, 2007

Bütün hastalıkların kaynağı çürük diş



Diş çürükleriyle diş eti hastalıklarının yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları, kemik erimesi, şeker hastalığı ve kadınlarda erken doğum ve düşük doğum ağırlığı risklerini artırdığı bildirildi.



Bütün hastalıkların kaynağı çürük diş


Sağlık Bakanlığından Ağız ve Diş Sağlığı Haftası ve 22 Kasım Diş Hekimliği Günü nedeniyle yapılan açıklamada, ağız ve diş sağlığını bozan faktörlerin bireyin vücut sağlığını da doğrudan etkilediği kaydedilerek, diş çürükleriyle diş eti hastalıklarının yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları, kemik erimesi, şeker hastalığı ve kadınlarda erken doğum ve düşük doğum ağırlığı risklerini artırdığı belirtildi.

Bakteri plağı (diş plağı), karbonhidratlı gıdalar ve bünyesel etkenlerin (dişin yapısı, tükürüğün bileşimi) diş çürüklerine neden olduğu kaydedilen açıklamada, ''Diş çürüğüne eskiye oranla daha sık rastlanmasının nedenlerinden biri beslenme alışkanlıklarının değişmesidir.

Sert gıdalarla beslenildiğinde doğal yollarla dişlerde bir temizlik sağlanırken, günümüzde hazır gıda tüketimi artmıştır. Bisküvi, şeker, çikolata, kola hatta şekerli çay gibi gıda maddeleri dişlerin üzerine yapışıp asit oluşturmakta, dişler fırçalanmadığı takdirde de çürüğe sebep olmaktadır'' denildi.

Diş sağlığı için peynir, süt ve yoğurt tüketilmesi, şekerli yiyeceklerin tükürük akışının en yoğun olduğu ana öğünler sırasında yenmesi gerektiği bildirilerek, ''Bakteri plağı adı verilen, dişler üzerinde biriken film tabakasının günlük fırçalama ve diş ipliği kullanımı ile uzaklaştırılmasının sağlıklı bir ağız için temel gereksinim olduğu vurgulandı.

-DİŞ ÇÜRÜĞÜ VE DİŞ ETİ HASTALIKLARINDAN KORUNMA-

Diş çürüğü ve diş eti hastalıklarından korunmada sabah kahvaltısı sonrası ve gece yatmadan önce 2'şer dakikalık etkili bir fırçalama işleminin yeterli olduğuna dikkat çekilerek, bunun için yumuşak ya da orta sertlikte, uygun büyüklükte, naylon kıllı bir diş fırçasının uygun olduğu kaydedildi. Etkili bir diş fırçalamanın dişlerin görünen yüzeylerinin temizliğini sağlamakla birlikte, bakteri plağının diş aralarından uzaklaştırılmasını sağlamadığı belirtilerek, ''Bu nedenle diş araları günde bir kez tercihen gün sonunda diş ipi ile temizlenmelidir'' denildi.

Dişleri korumada flor uygulamasının da etkili olduğu ifade edildi. Halk arasında süt dişlerinin önemli olmadığına dair yanlış bir inanış bulunduğu kaydedilerek, süt dişlerinin ''nasıl olsa değişecek'' mantığı ile ihmal edilmemesi gereği üzerinde duruldu.

Açıklamada, süt dişi çürüklerinin ve yapısal bozuklukların önlenmesinde şu hususlara dikkat edilmesi gerektiği bildirildi: - Bebeğin gece ağzında biberonla uyuma alışkanlığı önlenmeli,

- Beslendikten sonra mutlaka su içirilmeli, daha sonra uyutulmalı,

- Biberondaki süte şeker, bal pekmez gibi tatlandırıcılar ilave edilmemeli,
- İlk dişlerin sürmeye başlamasıyla gece ve sabah beslenmeleri sonrası temiz, ıslak bir tülbent ile dişler silinerek temizlenmeli,
- Emzikler, ağlayan bebekleri susturmak amacıyla bal, pekmez, reçel gibi tatlandırıcılara batırılarak verilmemeli,
- Kötü alışkanlıkların kontrolü sağlanmalı (parmak-dil emme, tırnak yeme),
- Dişler sürdükten sonra bebeğin eline verilen karbonhidratlı-şekerli gıdalar yerine elma, havuç gibi besin değeri yüksek; diş temizliğine yardımcı gıdalara yönlendirilmeli.

-KORUYUCU HEKİMLİK-

Çürükten korunmanın, bir kişisel irade konusu olduğu ve herkesin sağlam dişler ve sağlıklı ağzın getireceği rahatlığın bilincine varması gerektiği belirtilerek, diş hekimliğinde ve diğer tıp bilimlerinde koruyucu hekimliğin önem kazandığı kaydedildi. Araştırmalarda koruyucu tedbirler alındığında diş ve diş eti hastalıklarının önlenebildiğinin saptandığı bildirilen açıklamada, koruyucu hekimlik uygulamalarıyla toplumsal duyarlılığın gereği olarak diş hekimliği mesleğinin toplum yararına sunulması, sağlığın korunmasında eğitimin öneminin vurgulanması gibi amaçlar gözetildiği bildirildi.

-AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI HİZMETLERİ-

Son yıllarda ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin sunumunda büyük ilerlemeler kaydedildiği, halka çok daha iyi hizmet verebilmek için, 2002 yılından bugüne kadar Bakanlığa bağlı kurum ve kuruluşlara 3 bin 233 diş hekimi ataması yapıldığı duyuruldu.

Sağlık Bakanlığına bağlı birinci basamak sağlık kuruluşları olan sağlık ocakları, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri ile sağlık merkezlerinde koruyucu ve önleyici diş hekimliği hizmetlerinin yanı sıra, imkanlar ölçüsünde dolgu, diş taşı temizliği gibi tedavi edici diş hekimliği hizmetlerinin bir bölümünün verilebildiği, özel şartlar ve yardımcı sağlık personeli gerektiren protez, ortodonti, ağız-diş-çene hastalıkları ve cerrahisi uygulamalarının ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarında yapıldığı bildirildi.

Bakanlığa bağlı 3 diş hastanesi, 87 ağız diş sağlığı merkezi, 93 diş tedavi protez merkezi ve devlet hastaneleri bünyesindeki diş polikliniklerinde ikinci basamak ağız diş sağlığı hizmetleri sunulduğu belirtildi

AA

Saturday, November 17, 2007



Kahvenin bilinmeyen yönleri



Kahve içmek pek çok kişi için büyük bir zevk ve vazgeçilmez bir alışkanlıktır. Ancak, zinde kalmak ve enerjimizi yüksek seviyede tutmak için hemen hemen her gün içtiğimiz kahvenin yararlarının yanında bir o kadarda ciddi zararları olduğunu unutmamak gerek



Kahvenin bilinmeyen yönleri


Kahve içmek pek çok kişi için büyük bir zevk ve vazgeçilmez bir alışkanlıktır. Ancak, zinde kalmak ve enerjimizi yüksek seviyede tutmak için hemen hemen her gün içtiğimiz kahvenin yararlarının yanında bir o kadarda ciddi zararları olduğunu unutmamak gerekir...

Kahvenin Zararları

Yüksek tansiyon: Yapılan araştırmalara göre, düzenli olarak günde 4-5 bardak kahve içenlerin kan basınçları, yani tansiyonları hızla yükseliyor.

Kalp: Aşırı kahve tüketimi kalbin ritmini olumsuz yönde etkiliyor. Kahvenin içerdiği kafein fazla tüketildiğinde, kalpte ritim bozuklukları meydana gelebiliyor. Düzensiz kalp atışları ve kalp çarpıntısına neden olabiliyor. Bu nedenle özellikle kalp hastalarının sınırlı miktarda kahve içmeleri gerekiyor.

Mide: Kahve, ülseri tetikliyor ve midenin asit salgılamasını uyarıyor. Bu nedenle mide hastalarının günde 2 fincandan fazla kahve tüketmemeleri gerekiyor.

Şeker hastalığı: Yapılan araştırmalar, yemek zamanlarında yükselen kan şekeriyle birlikte tüketilen kahvenin şeker hastalığını olumsuz yönde etkilediğini ortaya koyuyortı. Uzmanlar şeker hastalarının da kahveyi sınırlı tüketmesini öneriyor.

Su kaybı: Uzmanların bir kısmı kahvenin vücutta sıvı kaybına neden olduğunu savunurken, bir kısmı da bu kaybın önemsiz derecede az olduğunu savunuyorlar. Fakat yine de ağır basan görüş diğer kafeinli içecekler gibi kahvenin de vücutta su kaybı yarattığı yönünde.

Doğurganlık: Günde üç fincan veya daha fazla kahve içmek, kadının doğurganlık oranını azaltıyor. Çünkü aşırı miktarda kafein tüketimi yumurtlamayı olumsuz etkiliyor. Yapılan araştırmalarda ise her gün düzenli olarak kahve içen erkeklerin içmeyenlere oranla daha güçlü spermleri olduğu kanıtlandı. Kafeinin spermin üzerinde uyarıcı etkisi olduğunu savunan uzmanlar, bunun merkezi sinir sisteminde de aynı etkiyi gösterdiğini iddia ediyorlar.

Hamilelik: Kafeinin anne karnındaki bebeğe zararlı olduğu biliniyor. Uzmanlar, hamile kadınların günlük kafein tüketme sınırlarının 300 mg ile sınıtlı kalması gerektiğini belirtiyor.

Kahvenin Faydaları

Kanser: Kahve, yeşil ve siyah çay gibi antioksidanlar içeriyor. Bu da kansere yol açan hücrelerin çoğalmasını engelliyor. Ayrıca, yapılan bir araştırmada, kahvenin ve egzersizin güneş ışınlarının neden olduğu cilt kanserinden koruduğu ortaya çıktı. Araştırmaya göre, fiziksel egzersizle birlikte ölçülü kahve tüketimi, güneşin ultraviyole B (UVB) ışınlarının yol açtığı kanserojen etkileri ortadan kaldırabiliyor.

Safra taşları: Kadın vücudu erkeğe kıyasla iki kat daha fazla safra taşı üretiyor. Günde dört bardak kahve içen kadınların içmeyenlere oranla yüzde 25 daha az safra taşından şikayet ettiği kanıtlandı.

Konsantrasyon: Kahve konsantrasyona yardımcı oluyor. Yapılan araştırmalarda, okul çağındaki çocukların az miktarda kahve ile süt içtiklerinde sabahki derslerinde daha başarılı oldukları görülüyor.

Parkinson: Yapılan bir araştırmada günde bir fincan kahve içen erkeklerin parkinson hastalığı riskinin yüzde 40’a varan oranlarda azaldığı ortaya çıkarıldı. Buna karşın, menopoz sonrası ostrojen terapisi gören kadınlarda kahve tüketimi Parkinson Hastalığı riskini artırıyor..

Karaciğer: Kahve tüketmek özellikle siroz yüzünden oluşan karaciğer kanseri riskinin azaltılmasına yardımcı oluyor. Düzenli kahve içenlerin siroz gibi karaciğer rahatsızlıklarından daha az şikayet ettiği görülüyor.



Ailem

Monday, November 12, 2007

SİVİLCELER

Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın beslenmebulteni.com sitesinde yayınlanan yazısı:

Unu şekeri azaltın, ergenlik sivilcelerinden kurtulun!

Ergenlik sivilceleri de denilen akneler başta ergenler olmak üzere birçok insanın başının belası; yüzde 90’ından fazlasında bu sivilceler mevcut; yaşı 25’in üzerindeki erişkin insanların ise yaklaşık yarısında var. Tıptaki ilerlemeler akneli insan oranında azalma sağlamadığı gibi artışı da engelleyemiyor! Bu konunun uzmanları hastalığın gerçek nedenini bir türlü bulamıyorlar. Bu bağlamda cildiye hekimlerinin büyük bir ekseriyeti kendilerinden çok emin bir şekilde, beslenme ile akneler arasında hiçbir ilişkinin olmadığını söylüyorlar. Çünkü takip ettikleri dünyanın en itibarlı cildiye (dermatoloji) kitaplarında da aynısı yazılı (1,2). Acaba bu gerçekten doğru mu?

Yıllardır unsuz-şekersiz bir beslenme tarzı olan ‘Taş devri diyeti’ni hastalıklı ya da sağlıklı herkese öneriyoruz. Bu diyeti uygulayan kişilerin dikkatini en çok çeken noktalardan biri diyetle birlikte sivilcelerinin kaybolmasıdır. Yaptığımız açıklamalarda biz bu sivilcelerin kaybolmasını, unsuz-şekersiz diyetin insülin direncini kontrol altına alması sonucu hormonal dengenin düzelmesine bağlıyorduk. Buna dayanak olarak da unlu-şekerli ve rafine edilmiş gıdaları tüketmeyen ilkel topluluklarda ergenlik sivilcelerinin yok denecek kadar az olduğunu tespit eden toplum çalışmalarını gösteriyorduk. Ama şimdiye kadar bu konuda kontrol grubu ile karşılaştırmalı bir çalışma yapılmamıştı. İşte böyle bir araştırma dünyanın en iyi klinik beslenme dergilerinden biri olan (bizce en iyisi) ‘Journal of Clinical Nutrition’ dergisinin Temmuz 2007 sayısında yayınlandı (3).

Aşağıda hem bu çalışmanın özetini, hem de Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın 70 yıllık literatür ışığında konu hakkındaki düşüncelerini bulacaksınız. Birçok cildiyecinin ezberini bozacak bu dosyayı kaçırmayın.

Çalışmanın özeti

Yaşları 15-25 yaş arasında değişen 43 erkek hasta çalışmaya alınmış ve rastgele iki gruba ayrılmış (23+20). Her iki gruba da 12 hafta süre ile aynı kalori ve aynı dağılımda (yüzde 25 protein, yüzde 45 şeker ve yüzde 30 yağ) bir diyet verilmiş.

Yalnız birinci grup hasta, glisemik endeksi ya da glisemik yükü düşük şekerler alırken ikinci grup glisemik endeksi yüksek şekerleri yemiş. Yani ilk grup lifi daha çok ve yavaş emilen şekerleri (örneğin kepek ekmeği) kullanırken ikinci grup hasta lifi az ve hızlı emilen (beyaz ekmek gibi) şekerleri tüketmişler. Her iki grup da bir temizleyici losyon kullanmışlar.

Oniki hafta sonra birinci gruptaki akne lezyon sayısı, ikinci gruba (yani hızlı emilen şekerleri yiyen) oranla çok daha fazla azalmış. Bu süre içinde ilk grupta ortalama 23.5 lezyon kaybolurken, ikinci grupta bu sayı 12’de kalmış.

İlk grup 2.9 kg tartı kaybederken aynı kaloriyi tüketen ikinci gruptakiler ise 0.5 kg almış. Benzer şekilde ilk grupta insülin direnci azalırken ikinci grupta ise artmış.

Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın yorumu:

Yukarıda bahsi geçen çalışma ‘Taş Devri Diyeti’ gibi unsuz-şekersiz bir diyetin ergenlik sivilcelerini bariz bir şekilde azalttığını göstermektedir.

Bu çalışmanın ikinci ilginç bulgusu ise (bize göre gayet normal) aynı kaloriyi almalarına rağmen, yavaş emilen şekerleri alan grupta tartı kaybı olurken hızlı emilen şekerleri alan grupta hastaların tam tersine kilo almalarıdır. Bu durum ilk gruptaki hastaların insülin direncinin azalmasına bağlıdır.

Bu araştırmada ilgi çeken bir nokta hızlı emilen şekerleri alan grupta da (çok daha az olsa bile) aknelerin azalmış olması. Bu durum her iki hasta grubunda deriye sürülen losyonun tedavi edici etkisine bağlı olabilir.

Friday, November 9, 2007

Yoğurt ne zaman yenmelidir?



Uzmanlar uyarıyor; "Yoğurt bazı yemeklerin besin değerini öldürebiliyor!" Bu nedenle yoğurdun genellikle gece yatmadan önce tek başına yenmesi gerektiğini belirten uzmanlar...



Yoğurt ne zaman yenmelidir?

Uzmanlar uyarıyor; "Yoğurt bazı yemeklerin besin değerini öldürebiliyor!" Bu nedenle yoğurdun genellikle gece yatmadan önce tek başına yenmesi gerektiğini belirten uzmanlar, bazı yemeklerin vazgeçilmezleri arasında bulunan yoğurdun, bu yemeklerdeki besin değerlerinin bağırsaktan emilimini engellediğine dikkat çekiyor.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Sağlık Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Günhan Erdem, yoğurdun, bazı yemeklerin besin değerini öldürdüğünü, bu nedenle de gece yatmadan önce kendi başına alınmasının daha sağlıklı olacağını söyledi.

Prof. Dr. Erdem, bazı yemeklerin yanında yoğurt yemenin Türk mutfağının vazgeçilmez özelliği olduğunu; bio teknolojik bir ürün olan yoğurdun, vücuda çok faydalı antibiyotikler, vitaminler ve kimyasal maddeler içerdiğini söyledi.

Yoğurdun sindirim sistemini düzenleyici bazı mikroorganizmaları da barındırdığına işaret eden Prof. Dr. Erdem, “Yoğurdun içindeki bazı kimyasallar, bazı organizmaların üreyebilmesine engel vermeyen kimyasallardır. Yani yoğurdu mayalayan organizma, aslında başka organizmaların üremesini engellemek adına bazı maddeler salar. Biz yoğurdu yediğimiz zaman o maddelerden yararlanabiliyoruz” dedi.

Yatmadan Önce Tüketin...

Prof. Dr. Erdem, bazı yemeklerin vazgeçilmezleri arasında bulunan yoğurdun, bu yemeklerdeki besin değerlerinin bağırsaktan emilimini engellediğine dikkati çekerek, “Alışkanlık olarak yemekle birlikte yenen yoğurt, bazı yemeklerin besin değerini olumsuz etkileyebiliyor.

Yoğurt, etrafında bazı organizmaların büyümesini engelleyebilmek için onların büyümesini sağlayan gerekli bir takım maddeleri ortadan kaldırabilir. Mesela demiri bağlaması gibi” diye konuştu.

Prof. Dr. Erdem, yoğurdun içindeki vitamin ve minerallerin faydasının görülebilmesi için ana yemeği yedikten bir iki saat sonra, yani yatmadan önce kendi başına bir besin maddesi olarak alınması gerektiğini kaydetti.



Ailem

Tuesday, November 6, 2007

Çocuğumuzun beslenme çantasına neler koymalıyız?

Okul çağı beslenmesinde önemli olan, çocuklar için besin çeşitliliğinin sağlanması, sağlıklı vücut ağırlığının korunması, yağ ve şeker tüketiminin sınırlandırılması, doğru beslenme alışkanlıklarının ve bilincinin kazandırılmasına dikkat edilmesidir. Çalışan anneler de, ev hanımı anneler de çocuklarının beslenme çantasında yiyecek çeşitliliğini sağlamalıdırlar. Annenin ilgisi ve bilinç düzeyi çok önemlidir. Çocuklarını mümkün mertebe kantinlerin cazibesinden uzak tutmak için beslenme çantasındaki çeşitliliğe önem vermelidirler.

Taze meyve(mevsime göre)

Kuru kayısı, kuru incir, kuru üzüm

Fındık, ceviz, badem (miktarlarına dikkat edilmeli)

Bir dilim ev yapımı kek(mümkünse havuç rendelenmiş), çörek ya da börek(üzerine çörek otu serpilmiş)

Süt, ayran ya da katkısız ev yapımı meyve suyu

Öğle yemeği için, sos, ketçap, mayonez gibi ürünlerden arındırılmış, kepekli, çavdarlı ekmekle hazırlanmış sandviç alternatifleri

Sandviçlerde salam, sucuk ve sosis yerine söğüş tavuk, köfte ve beyaz peynir tercih edilmeli ve ayrıca yanında salatalık olmalıdır.

İster çalışan anne olun, ister ev hanımı anne olun, çocuklarınızın istikbalini düşünüyor ve sağlıklı olmalarını istiyorsanız, onlarla okul hayatlarında da yakından ilgilenmelisiniz. Beslenme çantalarını hazırlamaktan asla üşenmemelisiniz.

Anne sütü IQ seviyesini artırıyor



Yapılan bir araştırmaya göre anne sütünün bazı çocuklarda zeka seviyesinin (Intelligence Quotient-IQ) gelişimi üzerinde olumlu bir etkisi olduğu ortaya çıktı.



Anne sütü IQ seviyesini artırıyor

İngiltere ve Yeni Zelanda'da yapılan bir araştırmada, anne sütünün bazı çocuklarda zeka seviyesinin (Intelligence Quotient-IQ) gelişimi üzerinde olumlu bir etkisi bulunduğu belirlendi. Anne sütü ile beslenen çocukların FADS2 adı verilen bir genin özel değişkesi sayesinde zeka düzeylerinin gelişim seviyesinde artış olduğu ortaya çıkarken, araştırmada, zeka seviyesinin yüksek olmasında anne sütünün tek başına etken olmadığı, aile, sosyal çevre gibi çevresel etkenler ile genetik faktörlerin de rol oynadığı tespit edildi. İngiltere ve Yeni Zelanda'da 3 bin bebek üzerinde inceleme yapan araştırmacılar, FADS2 geninin özel değişkesine sahip çocukların IQ seviyesinin diğer çocuklardan 6,8 puan yüksek olduğunu buldular. Bu farkın, çocuğun sosyo-ekonomik durumu, annenin IQ'su, bebeğin doğum ağırlığı veya hamilelikte annenin yaşı gibi etkenlerle değişkenlik gösterdiği belirlendi. FADS2 genini incelediklerini, doğumdan sonraki ilk aylarda beyinde toplanan, poliansatüre (çoklu doymamış) yağ asitlerini besleyici yağ asitlerinden dönüştüren bir enzimin anne sütünde bulunduğunu belirten araştırmacılar, bu enzimin zeka seviyesinin gelişimi üzerinde bir etkisi olabileceğini düşünüyorlar.

AA

Sunday, November 4, 2007



Mutfağınız eczaneniz olsun



Sağlık deposu olarak adlandırılan meyve, sebze, süt ürünleri veya balığın hangi önemli maddeleri içerdiklerini ve bumaddelerin neye yaradıklarını biliyor musunuz?



Mutfağınız eczaneniz olsun

En çok kış aylarında ihtiyaç duyarız besin değeri yüksek olan gıdalara. Grip virüsleri, zorlu hava koşulları bedenimizin savunmasız kalmasına neden olur. Rutin kış hastalıklarına yakalanmamak ve vücudunuzun direncini artırmak için mutfağınızdaki cevherlerden yararlanın.



Meyveler:


Elma
Ona kısaca meyvelerin sağlık pınarı veya meyvelerin kraliçesi diyebiliriz. Günde 1 – 2 elma yemek sağlık açısından oldukça yararlı.
Besin değeri: Bol miktarda C vitamini ve potasyumun yanı sıra elmada daha birçok yararlı besin değeri bulunuyor. Bunların başında organik asitler, eterik yağlar ve petkin geliyor. Petkin vücudu toksinlerden arındırır, kolesterolü düşürür ve şekeri dengede tutar. İçerdiği maddeler bakterilerin vücudunuzu etkilemesini önler.
Önerimiz: Elmayı daima kabuğuyla yiyin. Çünkü vitamin ve değerli maddeler kabuğun altındaki kısımda bulunuyor.




Portakal
Portakal için 'tanrıların armağanı' denir. Bu iddianın gerçeklik payı çok büyük. Çünkü yüksek miktarda beta karoten ve C vitamini içeren portakal, enfeksiyonlara karşı mükemmel bir koruma sağlıyor. Ayrıca portakalın beyaz etinde ve kabuğunun altında kanser ve kalp krizi riskini azaltan maddeler bulunuyor.
Besin değeri: C vitamini ve selenyum açısından çok zengin olan portakal, stres ve ateşli hastalıklara iyi geliyor.
Önerimiz: Sıvıyağ veya margarin sürülmüş ekmek eşliğinde tüketin. Böylece vitaminin vücut tarafından alımı kolaylaşır.



Üzüm
İster meyvesini tüketin ister suyunu, üzüm daima sağlık açısından yararlı ve bol bol tüketilmesi gereken bir meyve.
Besin değeri: Potasyum, demir ve bol miktarda magnezyum içerir. Bu maddeler fiziksel ve ruhsal açıdan enerji verir.
Önerimiz: Üzümleri sıcak suyla iyice yıkayın. Ancak bu şekilde üzerine yapışan tarım ilaçlarından arındırabilirsiniz




Mango
Sarı ve turuncu arasında değişen bu hoş kokulu meyvenin tadına en çok olgunken varabilirsiniz. Mümkün olduğunca çiğ olarak tüketin.
Besin değeri: C vitamini, Provitamin A ve B vitamininin tüm türlerini içerir. B vitaminleri sinirler, cilt ve saçlar için çok yararlıdır.
Önerimiz: Buzdolabında saklamayın. Oda sıcaklığında olgunlaşmasını bekleyin.


Limon
Limon asidi yönünden zengin olan bu meyve, hazmı kolaylaştırır. Olgunlaşmış limonun suyu ise kalbi güçlendirir.
Besin değeri:C vitamini, magnezyum ve bakır içerir. Soğukalgınlığı ve strese karşı birebirdir.
Önerimiz: C vitamini oranı daha yüksek olduğundan iyice sararmış olan limonları almayı tercih edin.


Sebzeler:



Brokoli
Kansere iyi geldiği bilinen 10 sebze türü arasında birinci sırada brokoli bulunuyor. Bolca potasyum ve az miktarda sodyum içerdiğinden kalp ve böbrek hastalıklarına da iyi geliyor.
Besin değeri: Potasyum, demir, karoten ve kalsiyum içerir. Kemikleri ve bağışıklık sistemini güçlendirir.
Önerimiz: Sapları ile birlikte tüketin. Saplarında bağışıklık sistemini güçlendiren selenyum bulunuyor.




Domates
Kalorisi düşüktür. Vücudun fazla suyu atmasını sağlar ve tansiyonu düşürür. Uzmanlar, romatizmadan şikayetçi olanlara günde bir bardak domates suyu içmelerini tavsiye ediyor.
Besin değeri: Domateste anti oksidan etkisi gösteren A, C ve E vitamini bulunuyor. Strese iyi geldiği biliniyor. Ayrıca bol miktarda vitamin içerdiğinden kanseri önlediği de öne sürülüyor.
Önerimiz: Domatesle aynı oranda besin değerine sahip olduğundan bol miktarda ketçap da tüketebilirsiniz.




Enginar
İster haşlanmış olarak ister soslu veya sossuz; damak zevkine düşkün olanların ilacı enginar her türlü yenebiliyor. İçerdiği en önemli madde olan Cynara scolymus dalağın ve metabolizmanın daha iyi çalışmasını sağlıyor. Ayrıca enginar kolesterolü de düşürüyor.
Besin değeri: Cynara scolymus ve beta karoten. Romatizma, gut, obezite, yüksek kolesterol ve mide asidi gibi metabolizma rahatsızlıklarında olumlu etkileri var. Ayrıca mideyi de rahatlatıyor.
Önerimiz: Mideniz yağ hazmetmekte zorlanıyorsa, enginar yemeyi deneyin.


Kırmızı pancar

Alternatif tıbba bakılacak olursa, kırmızı pancar mucizeler yaratıyor. Özellikle kırmızı pancar suyunun kansere karşı bire bir olduğu ileri sürülüyor. Bunun nedeni ise, vucüdu kanserden koruyan önemli maddeler içermesi.
Besin değeri: Folik asit, potasyum, mangan ve magnezyum. Ayrıca içeriğindeki demir ve bakır, kan yapımını destekliyor. Özellikle doğurganlık çağında bulunan kadınlar için önemli. Çünkü bu çağlarda folik asit eksikliği görülebiliyor.
Önerimiz: Besin değerini yitirmemesi için taze olarak tüketin.




Sarmısak
Yararlı asitlerin üretilmesini destekleyen sarmısağın faydalarını saymakla bitiremeyen Amerikalı uzmanlar, ona "mucizevi ilaç" ismini vermişler.
Besin değeri: Eterik bir asit olan alisin ve selenyum. Kan dolaşımını destekler ve dezenfekte edici özelliği vardır.
Önerimiz: Sarmısağı çok fazla pişirmeyin. Hafif sarı bir renge dönüşmesi uygundur. Aksi halde acı bir tat alır.


Baharatlar:


Zencefil
Hindistan ve Çin’de uzun süredir tedavi amaçlı kullanılıyor.
Besin değeri: Eterik yağlar içeriyor. Mide bulantısı ve özellikle hazımsızlık sorunlarına iyi geliyor.
Önerimiz: Zayıflatıcı özelliği vardır. Taze zencefili dilimleyip sıcak suda 7 dakika demlenmesini sağlayın. Ardından çay olarak tüketin.


Tarçın
Tarihe mal olmuş güzel kadınların aşk iksiri arasında mutlaka tarçın yer alırdı. Bu kadınlardan biri de Kleopatra. Anason, karabiber ve Hintcevizinin yanı sıra tarçın kullanmayı da ihmal etmezdi.
Besin değeri: Eterik yağlar. İştahsızlık, mide, karın ağrıları ve hazımsızlığa karşı iyi geldiği biliniyor.
Önerimiz: Ruh halini olumlu etkilediğinden kadınlara regl döneminden bir hafta önce tarçın tüketmeleri tavsiye ediliyor. Örneğin yulaf ezmesini tarçınla tüketebilirsiniz


Balık:


Somon balığı
Ne yazık ki günümüzde tatlı suda doğup sonra denizde yaşayan ve üremek için tekrar tatlı suya dönen yabani somon balığı bulunmuyor. Bunun yerine suni olarak üretilen somon balığı sunuluyor.
Besin değeri: D, B6 ve B12 vitamini, iyot ve potasyum içeriyor. Somon balığı bol miktarda yağ içerdiği halde, yüksek orandaki Omega 3 yağ asidi kanı sulandırıyor.
Önerimiz: Haftada 1 – 2 kez balık yiyin.


Yağ:

Zeytinyağı
Asırlardır bir sağlık kaynağı olarak kabul gören saf zeytinyağının kalp krizi riskini azalttığı ve kanseri önlediği biliniyor.
Besin değeri: Basit doymamış yağ asitleri ve bitkisel maddeler. Kolesterolü düşürür ve damar tıkanıklığına karşı korur.
Önerimiz: Sızma zeytinyağı vücut tarafından daha iyi değerlendirilir ve kan dolaşımını kolaylaştırır. Bundan dolayı sızma zeytinyağı tüketmeyi tercih edin.


Süt ürünleri:


Yoğurt
Kolay hazmedilir ve kalorisi düşüktür. 100 gr yoğurtta yüzde 1,5 yağ ve 44 kalori bulunuyor. Süt asidi, özellikle albümin hazmını kolaylaştırıyor.
Besin değeri: Albümin, kalsiyum ve A vitamini.Yoğurt bileşimi sayesinde hazmı destekliyor ve dengeliyor.
Önerimiz: Süt asidi bakterileri eklenmiş yoğurt türlerini her gün tüketmek bağırsakları güçlendirir.


Çerez:


Badem
Kadınlara özgü bir çerez olarak tanımlanıyor. Bunun nedeni ise; bademin hamileler için bir güç kaynağı olması ve kadınlara has bel ağrılarına çok iyi gelmesi. Bademin aynı zamanda cildi güzelleştirici etkisi de bulunuyor.
Besin değeri: E, B2 vitamini, magnezyum, kalsiyum ve mangan. Beden ve zihin yorgunluğunu gideriyor.
Önerimiz: Akşamdan bir bardak süte 5 adet badem atıp sabaha kadar bekletin. Sabah bademi tüketin. Mutlaka çok iyi çiğneyin. Aksi halde hazmedilmeden vücuttan tekrar atılır.


Kabak çekirdeği
Kabak çekirdeğini kavrulmuş veya kavrulmamış olarak temin edebilirsiniz. Bilimsel açıdan etkisi henüz tam olarak kanıtlanmadıysa da, kabak çekirdeği özellikle erkekler için biyolojik bir mucize olarak görülüyor.
Besin değeri: Albümin, magnezyum, çinko ve E vitamini. Prostat üzerinde olumlu etkileri olduğu gibi, aynı zamanda idrar yollarına da iyi geliyor.
Önerimiz: Cips yerine bunu çıtlatmayı deneyin.



(ailem ve ben


Kevser Suresi'deki 'ebter'in anlamı



Dünya çapında başarılarıyla adını duyuran Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, koruyucu tıbbın önemini anlattı, Kevser Suresi-ndeki “soyu kesik" sözüne farklı bir izah getirdi.





Kaan Kıymaç'ın röportajı

Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, bitkisel tedavi konusunda dünya çapında başarılara imza atmış bir kimyager. “Önleyici” ve “koruyucu” tıbbın önemine dikkat çekiyor. Kanser önlenebilir diyor. Kur’an-ı Kerim’i referans alarak “Hiçbir dert yoktur ki bir onun çaresini vermemiş olalım” sözünü hatırlatıyor. İşte modern tıbbın defolarından, bitkilerin mucizevi gücüne, genetiğiyle oynanmış gıdalardan Kevser Suresi’ndeki “soyu kesiklere” kadar son dönemin en “umutlu” röportajı. iyibilgi özel

iyibilgi modern tıbbın çaresizliğine çözüm ararken, bitkisel tedavi yöntemleri konusunda tüm dünyada başarılar kazanmış, çalışmalarıyla devrim niteliğinde ilerlemeler kaydetmiş bir kimyager olan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu’nun çalışmalarıyla karşılaştı.

Bitkilerin hastalık tedavilerinde kullanımını anlattığı ‘Bitkisel Sağlık Rehberi’, Kur’an ayetlerini araştırma sonuçlarıyla açıkladığı ‘Kur’an ve Bilim’ adlı iki kitabı bulunan Saraçoğlu’yla, günümüz biliminin kanser, alzheimer gibi hastalıklar karşısındaki çaresizliğini, bitkisel tedavi, gen teknolojisini, insan sağlığı üzerinde oynanan oyunları ve Kur’an’ın işaret ettiği bilimi konuştuk:
Bitkileri incelemeye başlamanız nasıl oldu?

Ben fiziko-kimya kökenliyim, ilgim araştırma dalımdan kaynaklanmıyor. Bitkilere olan ilgim çocukluğumdan geliyor. Yaşım 4-5 iken narenciye bahçemizde, çalışan işçilere sorular sormaya başladım. Onlar da sonunda babama gitmişler, “Mehmet Ağa senin oğlan, bize garip garip sorular soruyor. Cevaplayamıyoruz.” diye. Babam da bana “Oğlum bekle, yakında okula gideceksin. Orada sorduğun soruların cevabını alacaksın” dedi.

İlkokulda başladım kafamdakileri sormaya, yukarı sınıflar geldi geçti… Lise hayatım bitti. Hala sorduğum sorunun cevabı yoktur. Üniversite hayatında da bulamadım o cevapları tabi.

Sonra ne oldu? Aradığınız cevabı bulabildiniz mi?

Benim bitkilere ve doğaya olan merakım benim için aslen bir hobidir. Bir iş olarak düşünmedim hiç. Benim biyoloji okumam ya da tarımla ilgilenmem lazımdı. Ben böyle yapmadım. Benim için bilimlerin temeli kimyadır. Bugün tıbbın da temeli, biyolojinin de temeli kimyadır. Tabi bilimlerin temelidir. Çünkü çok daha rahat giriş yapabiliyorsunuz biyo-teknolojiye gen teknolojisine, mikrobiyolojiye, tıbba ve ilaç sanayine... Kimyanın olmadığı yer yok. Zaten, maddenin yapı taşı kimya.

‘Tıbbın alternatifi olmaz’ diyorsunuz, kastınız nedir?

Ben alternatif kelimesine karşıyım. Alternatif, bir şeyi başka bir şeyle ikame etmek demektir. Bilimde böyle bir şey söz konusu olamaz. Ne fiziğin, ne kimyanın, ne tıbbın alternatifi olmaz! Eğer bilimle ilgili bir konu söz konusuysa, ilgili olduğu bölüm içinde araştırılır.

Bu konumlamada bitkisel tedavi nereye oturuyor?

Bitkisel tedavi, tıbbın alanına girer. Adı da ‘fitoterapi’dir.

İnsanlar kafalarını kaldırıp dünyaya bakmalılar. Türkiye’de hekimler, bu tedavi yöntemlerine ‘koca karı ilacı’ gibi bakıyorlar. O koca karılar, uzun otacı kültürümüzü bugünlere taşıdılar. 21. yüzyılda, bugün ben buna bilimsel açıdan bakabiliyorum. Tüm söylemlerimde, yazılı görsel basında, işin kimyasından, etkin maddelerden bahsediyorum. Bugün Avrupa ve Amerika’da ökseotu, brokoli, melisa üzerine doktora tezleri yazılıyor! Bunlar yıllardır var. Anlattıklarım yeni değil.

Fakat tıp doktorlarının eğitiminde bitkiler hiç öğretilmiyor…

Bu Türkiye için böyle. Avrupa’da hekimler bitkisel tedavi kurslarına gidiyor. Lütfen herkes dünyaya bir baksın. Türkiye’deki hekimler olaya yanlış bir açıdan bakıyorlar. Avrupa’da bir hekime giden hasta, ilkin bitkisel tedavi uygulayıp, uygulamadığını soruyor. Yapmıyorsa, yapan hekime gidiyor.

Bizim hekimlerimiz, bitkisel tedavi için koca karı ilacı, tehlikelidir diyorlar. Neresi tehlikeli söyleyin biz de bilelim. Bitkiler yanlış kullanılırsa tabii ki zararlıdır. Her şey yanlış kullanıldığında zararlıdır. Arabayı kullanmayı bilmiyorsanız, ruhsatınız yoksa ve trafiğe çıkıyorsanız, insanlara çarpar ve öldürürsünüz. Modern tıbbın babası Paracelsus’un bir sözü vardır, “Her şey zehirdir, hiçbir şey zehir değildir” der.

Her şeyde bir ölçü var. Az verirseniz işe yaramaz, çok verirseniz zarar verir. Tam ölçüsünde kullanırsanız, fayda verir şifa verir. Sizi tedavi eder.

Sütle ilgili bir örneğiniz vardı bu konuda.

Evet, sütte özellikle, mide yanması, reflüde, kullanım ölçüsü iki yudumdur. Mide yanması başladığında, iki yudum içersiniz. Bir bardak içerseniz faydası yok, zararı var. Onun için Kur’an-ı Kerim’de Allah, “Ben bu âlemi süs olsun diye yaratmadım. Bir denge, nizam, kural ve düzen üzerine kurdum” diyor. Her şeyde bir denge var, yani bir ölçü, bir düzen var.

Hiçbir şeyi gelişi güzel kullanamazsınız. Dolayısıyla, süt örneğinde de iki yudum alırsanız tedavi oluyorsunuz. Her yanma başladığında, iki yudum… Fazlasını alırsanız fayda değil, zarar görüyorsunuz.

Önleyici ve koruyucu tıbba gelirsek?

Bu kavramı, tüm dünyaya yaklaşık olarak 15- 20 yıldır yaymaya çalışıyorum. Bakın bir hastalığı önlemek farklı şeydir, hastalığa karşı tedavi geliştirmek farklı şeydir. Hastalığa yakalanmadan önceki tedaviyle yakalandıktan sonraki tedavi arasında çok büyük farklar var.

Ne gibi?

Örneğin, birinci derece akrabalarda prostat kanseri meme kanseri varsa, büyük bir ihtimalle geçebiliyor irsi olarak. Siz şimdi önleyici olarak, yılda bir-iki defa kemoterapi, radyoterapi alayım diyebiliyor musunuz? Önleyici olarak bunlar alınabiliyor mu?

Kışın çocuklarda boğaz enfeksiyonları, bademcik iltihapları oluşabilir diye, antibiyotik kullanayım diyebiliyor muyuz? Hadi oğlum kış geldi bir tüp antibiyotik yut diyebiliyor muyuz? Antibiyotiklerin ne kadar zararlı olduğunu bugün artık biliyoruz.

Peki doğal yöntemlerle mümkün mü?

Mümkün tabii. Önleyici olarak bugün modern tıptan yararlanamıyoruz. Ama bitkileri bu iş için kullanabilirsiniz! Burada şunu belirtmeliyim. Tabiatta eğer yanlış beslenirseniz, mesela fazla yağlı tüketirseniz kalp damarlarınız yağlanmaya, tıkanmaya başlar. Anjiyoya girersiniz.

Demek ki doğru beslenseniz kalp damarlarınız tıkanmayacak. Tabiatın içinde kendi çaresi de var. Bitkilerle daralmış kalp damarlarını açmak da mümkün. Herhangi bir yan etkisi de yok üstelik!

Tabii, modern tıp esastır. Burada konuşulanların, anlatılanların doğrultusunda hiç kimse kendisine teşhis koymamalı. Mutlaka hekime giderek, hekimin önerileri doğrultusunda hareket etmeliler. Benim söylediklerim ancak önleyici ve yardımcı olabilir.

Osmanlı’da var olan ve aile bireylerini “hasta etmemekle” görevli hekimler, aile bireyleri hastalandığında para almıyorlardı. Görevleri hastalıkları tedavi etmek değil, hastalığın oluşumunu önlemekti. Bu noktada önleyici ve koruyucu tıbbı, Osmanlı’nın aile hekimlerine benzetebilir miyiz?

Tabii ki. Bir de şu var, Osmanlı’daki otacı kültürü yüzyıllar boyu taşınarak günümüze kadar geldi. Eski kitaplarda okuyoruz; Latin Amerikan bitkisel tedavileri, Arap kültüründekiler, Çin’de, Japonya’daki bitkisel tedavi yöntemleri, Avrupa’dakiler, Kilise’nin yöntemleri… O dönemlerde, iki yüzyıl önce, şu bitki şuna iyi geliyor diyorlar. Fakat bugün o bitki aynı rahatsızlığa iyi gelmiyor. Bunun nedenleri var.

Ne değişti o günden bugüne?

Birincisi, yüzyıl önceki beslenme şekliyle bugünkü beslenme şekli birbirinden çok farklı. Bugün artık doğal hemen hemen hiçbir şey yok. İçtiğimiz sütten, suya kadar. Tükettiğimiz yoğurttan ete kadar her şey bir koruma ve katkı maddeleriyle birlikte! Naylonlar içersinde, kanserojen plastik sanayi ürünleri içerisinde.

İnsanların beslenme şekilleri değişti. Eğer doğal beslenmenin şartlarından dolayı sizde bir hastalık oluşmuş ise, o dönemin bitkilerinden de şifa bulabilirsiniz. Ama şimdi insanların beslenme şekli doğal değil. Bitkiler de olumsuz etkileniyor çevre şartlarından. Kullanılan zirai ilaçlar doğaya gidiyor. Bitkilerin de solunumu var, hava kirliliğinden etkileniyorlar. Güneş ışığının spektrumu değişti. Ultraviyole ışığı, güneş ışığındaki X ışınları, gamma ışınları bitkiler üzerine farklı düşmeye başladı. İşte ozon tabakasından bahsediyoruz. Dolayısıyla küresel ısınmanın tetiklediği etmenler var.

Tüm bunların sonucunda, bitkiler de değişiyor. Bitkinin içerdiği, insan sağlığını etkileyici gücü olan etkin maddeler de değişmeye başladı.

Modern ilaçlar bu değişimler karşısında etkisiz mi peki?

Bugün bir ilaç piyasaya çıkıyor, büyük bir başarı gibi takdim ediliyor. Ama piyasadan çekilmek sorunda kalanlar da oldukça fazla. Onlarca örneği var. En son örneği Eylül 2005’te piyasadan çekilen Vioxx’dur. Romatizmal hastalıklara karşı kullanılıyordu. Binlerce insan, ani inme neticesinde, kalp krizinden hayatını kaybetti. Dolayısıyla dikkatli olmak lazım. Onlarca ilaç piyasaya girip çıkıyor.

FDA’dan (Federal İlaç Dairesi) da bahsedilmeli bu noktada. Herkes FDA’nın onayı varsa sorun yok gibi bir düşünceyle hareket ediyor. Shane Ellison, kısa süre sonra piyasaya çıkacak “Batı Tıbbı Sağlığınızın Altını Nasıl Oyar” adlı kitabında FDA’nın ne kadar kolay manipule edildiğini anlatıyor.

Bakın, araştırmalar patentlenene kadar gizli tutulur. Tabiat ise patentlenemiyor. Bu iş kar getirmiyor yani. Patentleyerek para kazanmak için, daha çok sentetik kimya ile çalışılıyor. Neticede de bunların yan tesirlerini yaşıyorsunuz. Bugün her ilacın yan tesiri var. Uzun müddet kullanıldığında daha da ağır yan etkiler görülüyor.

Örneğin ülseratif kolit, modern tıp tarafından tedavi edilemez. Alzheimer, şeker hipertansiyon vesaire… Bunlar için çeşitli ilaçlar var. Ve bu ilaçlar sürekli kullanılmak zorunda. Bunların yan tesirleri ise ya böbrek, göz, kalp ya da karaciğer metabolizması üzerinde görünüyor. Tabii yeni yeni hastalıklar tetikleniyor

Dünya Sağlık Teşkilatı’nın verilerine baktığımızda, birinci sıradaki ölüm nedeninin kardiyovasküler rahatsızlıklar olduğunu görüyoruz. Yani kalp-damar rahatsızlıkları. İkinci sıra kanser- ki günümüzde başı çekiyor. Üçüncü sıradaki enfeksiyonel rahatsızlıklar, hepatit, ve grip var. Dördüncü sıradaki ise çok ilginç…

Nedir?

İlaçların yan tesirleri... Ölüm nedeni hastaları iyileştirmek için kullandığınız ilacın yan tesiri!

Bir ilaç size iyi gelirken, bir başkasında yan tesirleri çok kuvvetli olabilir. Örneğin, bir antibiyotik sizin hayatınızı kurtarırken, alerjisi olan bir başka birini çok kısa zaman da kaybedebilirsiniz.
Türkiye’nin bir ayda tükettiği kemoterapi ilaçlarıyla Almanya’nın tükettiğini mukayese edin. Hastaya kemoterapinin ve radyoterapinin ne olduğu anlatılmalı. Hasta tümörünün yok olacağını zannediyor. Tümör küçülüyor, doğru. Ama o tümörü tetikleyen mekanizmayı tedavi etmiyorsunuz. Ve tüm vücudu etkiliyorsunuz. Bunlar hastalara anlatılmalı.

Laf tümöre gelmişken, kanser önlenebilir bir hastalık mı sizce?

Bakın, sigara kanser yapıyor diyoruz değil mi? Tek başına sigara yüzde yüz kanser yapıyor diyemezsiniz. Bunun pek çok sebebi var. Eğer doğadaki bir şey kanserin oluşumunda etken rol oynuyor ise, doğadaki başka bir şey de kanser oluşumuna karşıdır. Yani her şeyin bir karşıtı var bu âlemde hiçbir şey sebepsiz yaratılmadı. Her şey bir sebep üzerine yaratılmıştır.

Allah yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de diyor ki, “Hiçbir dert yoktur ki bir onun çaresini vermemiş olalım.” Lokman suresinde de ‘Biz size şifalı bitkiler verdik’ diyor. Bu gökten zembille inmiyor. Araştırıp, bulmalıyız.

Bunlara rağmen, kanser vakaları hızla artmaya devam ediyor dünyada?

Bundan yüzyıl önce, dünyanın ölümcül hastalıkları listesinde kanser beşinci sıradaydı. 21. yüzyıla geldiğinizde kanser 2. sırada, başı çekiyor. Bilim ve teknoloji hızla ilerlerken, kanserde inadına bu işin zıddına gider gibi başı çekiyor. Bugün ben üzülerek görüyorum 20, 25 yaşlarında meme kanseri olan genç anneler, genç kızlar var.

Bakın sokaktaki insanların yüzde 15’i ya hepatit B ya hepatit C…

Eskiden birisi siroza, karaciğer kanserine yakalandığında, alkolden oldu, alkolikti diyorlardı. Şimdi hepatit B ve hepatit C’ye bağlı siroz ve karaciğer kanseri büyük bir artış gösterdi. Alkole bağlı siroz daha az görülüyor.

Bu artışta teknolojinin payı ne?

Teknoloji beraberinde, doğanın tanımadığı, kendi üretmediği birçok kimyasal maddeyi üretmeye başladı. Mesela sebze ve meyve tüketiyorsunuz içinde hormon var. Ya da genleriyle oynanmış, trans gen tohumlar kullanılmış üretiminde. Zirai ilaçlar kullanılıyor, sanayi atıklarından etkileniyor ürünler.

İnsan sağlığı üzerinde ilerde etkilerinin ne olacağı bilinmeyen petrokimya ürünleri var. Tüm bunlar kümülatif olarak insana dönüyor. Doğal olarak insanlar genç yaşta hastalıklara yakalanıyor. Normalde 50’li yaşlarda görülen kanser bugün 25–30 yaşındaki insanlarda görülüyor. Çünkü tetikleyicileri teknolojinin içinde saklıydı.

Yani teknoloji insanlık suçu işliyor.

Laf hazır teknolojiye ve genleriyle oynanmış “tohum”lara gelmişken, Kevser Suresi’ndeki “ebter” sözcüğüne değinmek istiyorum. Sizin bu sözcüğü temel alarak yaptığınız bir çıkarım var. Bunu bizimle de paylaşır mısınız?

Kevser Suresi Kur’an’ın 108 numaralı suresidir. Surenin son ayetinde, “İnne şânieke hüvel’ebter” yani, ‘Asıl soyu kesik olan onlardır’ deniliyor. Bu söz Peygamber efendimizin (s) oğulları öldükten sonra, Yahudiler ve müşrikler kendisine ‘Bu nasıl bir peygamber, soyu kesik peygamber mi olur!’ dedikleri için bir cevap niteliğinde…

İşte ben gerçekten soyu kesik olanları gördüm kendi çalışmalarımda. Özellikle gen teknolojisinin hayatımıza kattığı şeyler hep kısır olan ya da kısırlaştırma özelliğine sahip maddeler. Hepsi ‘ebter’ yani. Bugün, gen teknolojisiyle elde edilen ve sofralarda tüketilen domatesin, salatalığın tohumunu alamıyorsunuz. Hepsinin soyu kesik. Genleriyle oynanmış çünkü. Bu sebzeleri tüketenlerin sağlıklarının nasıl etkileneceği de bilinmiyor.

Ama peygamber efendimizin gerçekten çocuğu olmadı? Kastedilen bildiğimiz anlamı değil mi?

Peygamberimizin bir ismi de Mustafa. Saf olan manasında. Kur’an ayetlerinde, “Ya Muhammed biz senin soyunu alemlere üstün kıldık. Sen safsın.”deniliyor. Peygamberimiz, Hz. Adem ile başlayan ve gittikçe saflaşan bir zincirin son halkası. En safkan olanı ve doğal olarak da sonuncusu.

Bu sebeple peygamberle her şey biter. Ondan sonra peygamber gelmeyeceği için de, o halkanın, o soyun bir erkekle yürümesine gerek yoktur. Bu yüzden erkek çocuğu da yoktur o soyun devamını sağlayacak. İşte son ayetteki ‘ebter’ kelimesinden yola çıkarak vardığımız sonuç budur.

Surenin öncesinde ne anlatılıyor?

“Fesalli lirabbike venhar”, yani “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” deniliyor.

“Kurbanı kesin”; ama dikkat edin elektrikli şok vermeyin. Elektrik şokuyla olmaz. Elekrik şoku damarların geçirgenlik seviyesini (permeabilite) yükselterek, kanda dolşan idrarın ete geçmesine sebep olur.

Bir sürüde bir koç 4-5 ay sonra aynı kuzuyla ya da ondan doğan bir yavruyla çiftleşir. Bu safkanlaşmayla birlikte sürüde bağışıklık sistemi de zayıflamaya başlar. Eğer yılda bir kere ürünün belli bir bölümünü keserseniz, sürünün bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlamış olursunuz. Bu da sürünüzün Allah’ın izniyle bereketlenmesi demektir.

Bu safkanlaşmaktan kaynaklanan bir durum. Mesela Almanların şeyfer cinsi çoban köpekleri vardır. Hepsi 12-13 yaşında felç olur. Poodle köpekleri böyledirler, kör olurlar. Safkan sedi türleri için de geçerlidir. Saf kan zaman içinde tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur. İlk ayetteki ‘ebter’ sözcüğünün arkasında yatan nedenlerden bizim bulabildiğimiz bazı cevaplar bunlar. Her şeyin bir vakti zamanı var. Zamanı geldiğinde Allah’ın izniyle her şeyin doğrusunu öğreneceğiz.

Prof. Dr. İ. Adnan Saraçoğlu kimdir?

1949 doğumlu olan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, kimya eğitimini tamamladıktan sonra Avusturya Graz Teknik Üniversitesi'nde doktora yaptı. Aynı üniversitenin biyoteknoloji ve mikrobiyoloji kürsüsünde asistan olarak çalıştı. 1994-1996 yıllarında Viyana Teknik Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapan Prof. Dr. Saraçoğlu, bitkilerin insan sağlığı üzerindeki etkilerine yönelik araştırmalarıyla bütün dünyada isim yaptı. Prof. Saraçoğlu, lavantanın hepatit hastalarına; brokolinin de prostata iyi geldiğini dünyaya açıkladı. Bitkisel tedavi konusundaki araştırmalarını 'Bitkisel Sağlık Rehberi' adıyla kitaplaştıran Prof. Saraçoğlu'nun, birçok alanda yayınlanmış makaleleri ve kür patantleri var.

www.iyibilgi.com özel

Thursday, November 1, 2007


Kanseri 3/2 oranında engelleyebilirsiniz



Kanser vakalarının yarısısı akciğer, kalın bağırsak, meme ve prostat tümörleri oluşturuyor. Kalın bağırsak, meme ve prostat kanserlerinin yüzde 80’inde neden beslenme hatalarından kaynaklanıyor ve önlemek de mümkün.



Kanseri 3/2 oranında engelleyebilirsiniz

Kanser vakalarının yarısısı akciğer, kalın bağırsak, meme ve prostat tümörleri oluşturuyor. Kalın bağırsak, meme ve prostat kanserlerinin yüzde 80’inde neden beslenme hatalarından kaynaklanıyor ve önlemek de mümkün.

Beslenme ve Metabolizma uzmanı Prof. Dr. Ahmet Aydın, beslenmede izlenecek bazı kurallarla kanserlerin en az üçte ikisinin önlenebileceğini söylüyor.İşte o kurallar:

*Un ve şekerden kaçınarak insilün direncini yenin.

*Tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren yiyecek ve içecek tüketmeyin,

* Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin.

*Bol taze meyve ve sebze yiyin.

*Yeterli omega-3 alın,ayçiçeği, mısır, soya pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları(tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin.

*Kefir, ekşiyebilen yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden zengin gıdalarla beslenin.

*Özgür dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını yiyin.

*Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. Kutu süt tüketmeyin. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir) tercih edin.

*Günde 2 diş sarımsak ve/veya bir baş kuru soğan tüketin.

*Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin.

* Yeşil ve siyah çay tüketin.(şekersiz)

*Stresten uzak durun.

*İyi uyuyun

*Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durun.

*D vitamini düzeyinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin veya D vitamini takviyesi alın.

*Yeterli derecede egzersiz yapın.

*Aşırı alkol kullanmayın.

*İşlenmiş soya ürünü yemeyin.

*Yemekleri geleneksel yöntemlerle yani buğulama, buharda pişirme şekilde hazırlayın.

*Hızlı pişirme yöntemleri mikrodalga gibi besin kayıplarına yol açar ve konserojen olabilirler.

*Daha çok toprak(güveç) cam veya kalaylı bakır kapları tercih edin. Emaye ve çelik tenrece daha sonrası tercihlerdir. Teflon ve alüminyumu kesinlikle kullanmayın.



Sağlığın sesi

Bu gıdalarla artık relax olacaksınız



Bu gıdalarla artık relax olacaksınız


Ruh haliniz beslenmenizi ve tükettiğiniz besinleri etkiliyor. Hayal kırıklıkları, endişe, bezginlik, aşırı öfke, çekingenlik gibi durumlarda iştahınız da olumsuz etkilenir. İşte ruh halinize göre hangi besinleri tüketmeniz gerektiğinin listesi:




Beslenme şekli ruh halini etkiliyor. Öfkeliyseniz fındık; yorgunsanız kivi, hayalleriniz yıkıldıysa enginar yiyerek mutlu olabilirsiniz..

Ruh haliniz beslenmenizi ve tükettiğiniz besinleri etkiliyor. Hayal kırıklıkları, endişe, bezginlik, aşırı öfke, çekingenlik gibi durumlarda iştahınız da olumsuz etkilenir. İşte ruh halinize göre hangi besinleri tüketmeniz gerektiğinin listesi:

KİVİ İLE ENERJİK OLUN

Yorgunluğa karşı kivi:

İştah, yorgunluktan olumsuz etkilenir. Kişi yemek bile yemek istemez. Böyle dönemlerde C vitamini yönünden zengin taze meyve ve sebzeler daha yararlı olur.

Bu sebzeleri özellikle vitamin kaybına uğramaması için çiğ tüketin! Bu dönemde portakal, kivi, havuç, yeşil biber ve maydanozu beslenmenize ekleyin, içecek olarak kuşburnu ile bitkisel çayları kullanın.

Bezginlere süt takviyesi:

Bu dönemde özellikle kalsiyum açısından zengin süt, yoğurt ve peyniri bolca tüketin. C vitamini ihtiyacı da bu dönemde artacağı için taze meyve ve sebzeye hem sabah hem de akşam öğünlerinde ağırlık verin.

ÖFKEYE KARŞI CEVİZ

Çekingenlere balık:

Beslenme listenize bu dönemde; fosfor açısından oldukça zengin olan balık, kurubaklagil ve bulgura ağırlık verin. Haftada 3-4 öğün istavrit, levrek, hamsi, çipura, palamut ve lüfer tüketebilirsiniz. Bu besinler çekingenlikten çabuk kurtulmanıza yardımcı olurken kendinize olan güveni tekrar kazanmanızı sağlar.

Öfkelenince fındık:

Sinirliyken yağlı tohumlar, özellikle fındık, ceviz ve fıstık tüketilmesi uygundur. Kafeinli içeceklerden ve kırmızı etten mümkün olduğunca uzak durun.

Hayal kırıklığına kereviz:

Sebzelerin hayal kırıklığını hafifletici özellikleri vardır. Özellikle enginar ile kereviz yaşadığınız hayal kırıklığını kısa zamanda atlatmanıza yardımcı olur.



Bugün

Zihinsel özürlü çocukların beslenmesi



Zihinsel özürlülük; gelişim sürecinde ortaya çıkan uyumsal davranışlardaki yetersizlik ile birlikte, genel zeka fonksiyonunda önemli derecede ortalamanın altında olması şeklinde tanımlanıyor.



Zihinsel özürlü çocukların beslenmesi

Zihinsel özürlülük; gelişim sürecinde ortaya çıkan uyumsal davranışlardaki yetersizlik ile birlikte, genel zeka fonksiyonunda önemli derecede ortalamanın altında olması şeklinde tanımlanıyor.

Zihinsel özürlü çocuklarda beslenme kendi kendine yeterlilikte sorun oluşturabiliyor.

Kendi kendine beslenme bu çocuklarda yardım gerektiren ana konulardan oluyor.

Beslenme hizmetleri; zihinsel özürlü çocukların korunma ya da iyileştirilmesine, tedavi ve rehabilitasyonuna katkıda bulunan sağlığı geliştirme programları için önem taşıyor.

Beslenme planının evebeynlerle işbirliği içinde yapılması gerekiyor.

Çocuğun beslenme yeri ve pozisyonunun güvenli olması evebeynlerle birlikte aile sofrasında bulunması, yemeklerin çekici şekilde sunulması,birbirine karıştırılmaması, uygun ısıda olması ve temel besin gruplarının her birini içermesi, beslenme planının önemli unsurlarını teşkil ediyor.

Birçok aile çocuklarının kendi kendine beslenmesini öğretmede başarılı olacaklarını düşünüyor.

Bu nedenle sağlık ekibi evebeynlere yardım önerirken çocuğa olduğu kadar evebeynlerin ihtiyaçlarına karşı da duyarlı olması gerekiyor.

Yazan: Prof. Dr. Sema KUĞUOĞLU
Marmara Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi



Sağlığın sesi

Normal doğum depresyonu azaltma da etkili oluyor




Doğum yönteminin nasıl olacağı, anne adaylarının 9 ay boyunca en fazla düşündükleri konuların başında geliyor. Doğum sırasında uygulanan ağrıyı azaltıcı yöntemler anne adaylarının da normal doğumu tercih etmesini sağlayabilir.



Normal doğum depresyonu azaltma da etkili oluyor

Doğum yönteminin nasıl olacağı, anne adaylarının 9 ay boyunca en fazla düşündükleri konuların başında geliyor. Acıbadem Bursa Hastanesi KadınHastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aylin Karahasan, ağrısız doğumun keşfiyle doğumun anne adaylarının hafızasında şiddetli ve ağrı verici olmaktan çıktığını söylüyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü Sorumlusu Prof. Dr. Cihat Ünlü, doğumun sezaryen yöntemi ile yapılması yönündeki kararı hekimin vermesi gerektiğini belirtiyor. Prof. Ünlü, “Hastalar genelde bilgisizlik ve ağrıdan dolayı normal doğumu tercih etmezler. Bu nedenle hastanın önceden gebelik ve doğum hakkında bilgilendirilmesi önemli. Doğum sırasında uygulanan ağrıyı azaltıcı yöntemler anne adaylarının da normal doğumu tercih etmesini sağlayabilir” diyor.

Zor Doğumda Sezaryen Uygulanabilir

Hamileler normal doğum ve sezaryen ile ilgili çeşitli korkular yaşıyor. Her iki yöntemin de gerekliliğine hekimin karar vermesi en doğru yaklaşım. Prof. Cihat Ünlü, normal doğum ve sezaryenin hangi durumlarda uygulandığını şöyle özetliyor:

- Normal doğumun avantajı, insan anatomisine uygun, bir kadının hayatında yaşayabileceği en mutlu anlardan biri olmasıdır. Anne ve bebek arasındaki duygusal bağı kuvvetlendirir. Annenin günlük aktivitelerine daha kısa sürede başlamasını sağlar. Zor doğum olmadığı sürece normal doğumun dezavantajı yoktur.

- Sezaryen sadece gerekli durumlarda uygulanmalıdır.

Bu işlem bir ameliyattır. Avantajı, bebek ve annenin hayatını tehdit eden ya da normal doğumun mümkün olmadığı durumlarda doğumun sorunsuz olmasını sağlamasıdır.

Normal Doğumda, Doğum Sonrası Depresyon Azalıyor

Acıbadem Bursa Hastanesi’nden Dr. Aylin Karahasan, normal doğum eyleminin ne zaman başlayacağının önceden bilinememesi ve uygunsuz zaman ve ortamlarda başlayacağı korkusunun anne adaylarını tedirgin ettiğini belirtiyor.

Bu korkuları ortadan kaldırmak için anne adayının doktoru tarafından önceden bilgilendirilmesi gerekiyor. Normal doğumda anne ve bebek arasındaki duygusal temasın daha yoğun olması, doğum sonrası karşılaşılan depresyonun şiddetini azaltıyor. Normal doğumda ayağa kalkıp normal günlük aktivitelere dönme süresi sezaryenden daha kısa.

Sezaryende Hastanede Kalış Süresi Fazla

Normal ve sezaryen ile yapılan doğum arasında çeşitli farklılıklar var. Prof. Dr. Cihat Ünlü, normal doğumda annenin hastanede kalma süresi 1–2 günle sınırlı olurken, sezaryende bu sürenin ortalama üç güne kadar uzayabildiğini söylüyor.

Sezaryen sonrası hasta 7-8 gün içinde normal hayatına dönebiliyor. Normal doğumda ayrıca doğum esnasında bebeğin akciğerleri sıkışarak içerisindeki amniotik sıvıyı boşalttığı için yeni doğan soluk alıp vermeye daha hazırlıklı oluyor.

Sezaryen ile doğum ise genel olarak normal doğumun olanaksız ya da riskli olduğu durumlarda öneriliyor. Sezaryenin en önemli avantajı normal doğum sırasında bebek açısından mevcut riskleri en aza indirmesi.

Sezaryen Uzman Ellerde Başarılı

Sezaryenin olumsuz yönlerini anlatan Dr. Aylin Karahasan, sezaryenin bir operasyon olduğunu hatırlatarak, “Bu nedenle cerrahinin getirebileceği organ yaralanmaları, kanama ve enfeksiyon riskinin varlığı unutulmamalı.

Mesane ve barsaklar gibi komşu organların dikkatle korunması, uygun ameliyat tekniği, antibiyotik ile koruma, genel anestezi yerine epidural anestezinin seçilmesi riskleri en az düzeye indirmekle beraber riski sıfırlamıyor” diye konuştu.

Uzun dönemde ise dikiş yerlerinde zaman zaman ağrılar olması ve karın içinde ameliyata bağlı yapışıklıkların olması sezaryenin diğer olumsuz yönleri arasında.

Sezanyen Ne Zaman Öneriliyor?

Diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de en sık yapılan ameliyat şekli sezaryen. Dr. Aylin Karahasan, doğum şekli olarak sezaryenin tercih edildiği durumları ise şöyle açıklıyor:

- Normal doğum çok zor olacaksa sezaryen tercih edilebilir

- Annenin kemik yapısının doğuma elverişsiz olması

- Bebeğin rahim ağzını tam veya yarım kapatması veya erken ayrılması

- Bebeğin yan duruşta olması

- Bebeğin yapısının iri olması

- Duruşu uygunsuz olan çoğul gebelikler

- Bebek kalp atışlarının bozuk olması

- Doğum yolunu tıkayan kitleler

- Annede aktif genital herpes enfeksiyonu

- İlerlemeyen doğum eylemi

- Kordon sarkması

- Doğum eylemi sırasında bebeğin strese girmesi ve kalp atışlarında azalma

- Annede beyin anevrizması gibi ıkınmanın riskli olduğu durumlar

- Bebeğin 1500 gramdan küçük ve makatla geliş olması

- Geçirilmiş sezaryen, geçirilmiş vajinal operasyon

- Vajinismus veya ileri derecede normal doğum fobisi gibi durumlarda da sezaryenle doğum tercih edilebilir.



Ailem

Bitki çayını 'ilaçlarla' almayın






Vücut direncinin düştüğü kış aylarında kullanımı artan bitki çaylarının, bayat olması ya da bilinçli tüketilmemesi halinde sağlığa zarar verebileceği bildirildi.



Bitki çayını 'ilaçlarla' almayın

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fazilet Aksu, bitkisel ilaçlar ve çayların, alternatif yöntem olarak görülmesinin yaygınlaştığını, ancak tedavide bilimsel ilaçların etkinliğinin tartışma götürmez olduğunu belirtti.

Aksu, özellikle kış aylarında tüketimi artan bitkisel çayların vücudu dinlendirici ve rahatlatıcı etkisinin olabileceğini, ancak bunların bazı tıbbi ilaçlarla ters etkileşim yaptığının da unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Tıbbi ilacın bir başkasıyla veya bitkisel çaylarla aynı anda kullanılmasının ters etkileşim yaratabileceğine dikkati çeken Aksu, özellikle kronik rahatsızlığı bulunan, sürekli ilaç kullanan kişilerin, bitkisel çayları tüketirken mutlaka doktora danışmaları gerektiğini ifade etti.

Bitkinin içindeki etken maddeler ile kullanılan ilacın etkileşiminin mutlaka sorgulanması gerektiğine işaret eden Aksu, şunları söyledi:

''Aksi takdirde, bazı bitkisel çaylar kandaki pıhtılaşma mekanizmasını bozabilir, kanama riskini artırabilir. Bunun yanı sıra bitkinin
toplandığı yer ve tazeliği de çok önemli. Bu nedenle bu çaylar, Sağlık Bakanlığı kontrolünde satılmalı ve poşette son kullanım tarihi mutlaka
bulunmalı.''

Aksu, bitkisel çay içmeleri risk taşıyanlara, kış aylarında vücutlarının savunma mekanizmasını yükseltmek için C vitamini deposu olan narenciye, lifli besinler ve demir içeriği yüksek kuru meyveler tüketmeleri ve bol su tüketmeleri önerisinde bulundu.

AKTARLARIN GÖZDESİ

Bu arada, kış mevsimi nedeniyle grip ve soğuk algınlığı başta olmak üzere kış hastalıklarına karşı önlem almak isteyenler ıhlamur yaprağı başta olmak üzere kuşburnu, ada çayı ve zencefili adeta can simidi olarak görüyor. Aktarların gözdesi olan bu ürünlerin büyük bir bölümü çuvallara doldurulup açıkta satılıyor.Aktarlara göre, en fazla tercih edilen ise ıhlamur yaprağı ve kuşburnu karışımına, demleme yöntemiyle ada çayı ve zencefil eklenmesiyle oluşturulan bitkisel çay.

AA

Thursday, October 25, 2007


Son iki senedir tanıştığım HERKES kendisiyle uğraşıyor. Yoksa insanlar birbirleriyle savaşmayı, didişmeyi bırakıp kendilerinde buldukları olumsuz yanları değiştirmeye mi çalışıyorlar nedir? Bu da, çağımızın ?elektriğiyle? ortaya çıkan bir ?eğilim? sanırım. Bu uğurda vücutlarını sekilden şekle sokmaya razı olanlardan tutun da sadece bu konularla ilgili kitaplar okumayı veya psikoloğa gidip içini dökenlere kadar her tipten insana rastlayabilirsiniz.

Sizlere kişisel gelişime yönelik çalışmalardan, yöntemlerden, uğraşlardan bahsedeceğiz. Bizim aktarmaya çalıştığımız yöntemler, var olan yöntemlerin sadece en bilinenleri. Birçoğuna burada yer veremiyoruz çünkü ülkemizde uygulayan profesyoneller bulunmamakta. Bunların hiçbirini uygulamayıp sadece kendi bildiğiniz, yani sizin geliştirdiğiniz yöntemleri de kullanabilirsiniz. Ne demişler: ?Herkes kendi kendinin doktorudur.? Tai Chi'nin Çince karakterlerinin anlamını çevirirsek ortaya şu çıkıyor: "Yüce son güç". "Yüce son" sıfatı, genellikle Çinlilerin ying-yang nosyonu ile bağdaştırılıyor. Ying - yang'e göre herşeyde ikili bir dinamik var: Kadın/erkek, aktif/pasif, açık/koyu vb. "Güç" de bu ying-yang veya yüce - son disiplinine ulaşmanın yolu.

Tai Chi, Batı'da uygulanan haliyle yoganın meditasyonla içiçe geçirilip hareketlendirilmiş haline benzediğini söyleyebiliriz. Tai Chi'de birkaç çeşit şekil ya da set var ve bu setler bazı hareketlerden oluşuyorlar. Bu hareketlerin çoğu dövüş sanatlarından, hatta ve hatta daha da eskilerden, doğadan ve canlıların hareketlerinden alınmış. Fakat bu hareketler Tai Chi'de oldukça ağır ve birbirlerine geçişli bir şekilde uygulanıyorlar.

Birçok kişi bunları dövüş sanatı öğrenmek amacıyla değil, meditasyon yapmak amacıyla uygular. Çin felsefesinde ?Chi? kavramı vücudu harekete geçiren hayati bir güç. Tai Chi'nin ana hedeflerinden biri bu ?chi?yi vucüt içerisinde harekete geçirip canladırmak. Böylece kişi de ruhen aydınlanır. ?Chi? vücudumuzun sinir sistemi ve kan dolaşımıyla ilgili yerlerinde belirli şeklillerde dolaşır. Bu anlayış akapunkturda ve doğuya ait diğer iyileştirme tekniklerinde de var.

Tai Chi'nin bir diğer amacı da bu egzersizler yoluyla zihni dinginleştirmek ve berraklaştırmak. Tai Chi hareketlerini yapmayı öğrenmekle kişi, aynı zamanda dengeyi ve vücudu kontrol etmeyi de öğrenmiş, hareketlerin ritmini kavramış, vücudun içinde hareketin merkezini keşfetmiş olur. Böylece Tai Chi'yi uygulamak hayatın başka evrelerinde de daha iyi yürümemize, ayakta durmamıza, hareket etmemize, koşmamıza vb. aktivitelere yardımcı olur. Böylece daha az sakatlanma ve kaza yaşarız.

Dövüş sanatlarının temelide Tai Chi olduğu halde sadece Tai Chi yaparak dövüş sanatı öğrenilmiyor; ama uzun bir süre Tai Chi'ye devam edenler dövüş sanatlarına daha kolay adapte oluryorlar. Tai Chi'nin yapmak istediği bir darbe formunda ortaya çıkan negatif enerjiyi savuşturarak yok etmek veya tehlikeli olamayacağı bir yere yöneltmek.

Tai Chi egzersizleri, Taoism'in daha geniş kapsamlı felsefinde de yer alır. Ayrıca doğulular arasında Çin'e ait kutsal bir sistemi olan I Ching ile de bağlantılıdır. Sekiz I Ching trigramı, Tai Chi'nin 13 elemanı ve Çin alkemisinin beş ana elementi olan metal, ahşap, ateş, su ve toprak arasında ve ilintiler var.

http://www.nektarin.com/Megaportal/Cma/application_definitions/Nektarin/Arti_Deger/Stil_Yasam/stilyasam_taichi/1,3624,,00.html







Recai YAHYAOĞLU - dryahyaoglu@hotmail.com 2004-08-10