Showing posts with label HABER. Show all posts
Showing posts with label HABER. Show all posts

Friday, February 27, 2009

BEYİN TESTİ

Beyninizin hangi tarafı daha gelişmiş?
Beyninizin hangi bölümünün daha fazla gelişmiş olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu testle kendiniz belirleyebilirsiniz...

BEYNİNİZİN HANGİ TARAFI DAHA ÇOK GELİŞMİŞ...

1-Okuldayken hangi dersleri daha çok severdiniz?
a) Türkçe, Resim, Sosyal vb.
b) Fenle ilgili olanları

2-Hangi tip sporları yapmaktan hoşlanırsınız?
a) Tek başına yapılan sporları
b) Takım sporlarını

3-Gördüğünüz rüyaları ne sıklıkta hatırlarsınız?
a) Çoğunlukla hatırlarım
b) Ender olarak hatırlarım

4-Ellerinizi ve mimiklerinizi konuşurken ne kadar kullanırsınız?
a) Çok kullanırım
b) Çok az kullanırım

5-İki elinizin parmaklarını birbirine geçirerek kapatın. Hangi elinizin baş
parmağı üstte kalıyor?
a) Sağ
b) Sol

6-Şu an saatin kaç olduğunu tahmin edin, şimdi saate bakın, yanılma payınız
ne kadar?
a) On dakikadan fazla
b) On dakikadan az

7-Aşağıdakilerden hangisini daha kolay hatırlarsınız?
a) İnsanların yüzlerini
b) İnsanların isimlerini

8-İki gözünü açık tutarak elinizde ki kalemi, bir cam kenarı veya kapı
kenarı ile hizalayın. Önce sol gözünüzü, sonra sağ gözünüzü kapatın. Hangi
gözünüzü kapatınca kalem daha az oynuyor?
a) Sol gözümü kapatınca
b) Sağ gözümü kapatınca




***********************************************************

"A" ların sayısı fazla ise SAĞ beyniniz daha gelişmiştir...
"B" lerin sayısı fazla ise SOL beyniniz daha gelişmiştir...

***********************************************************

ben sag beyinliyim cünkü


-hayal ederim
-duyduklarımı unutmam
-hissederim
-koku alma tad alma benim için çok önemlidir
-sezgilerimi kullanırım
-iç güdülerim kuvvetlidir
-yeni şeyler üretirim
-subjektifim
-boyutları iyi algılarım
-ritim duygum gelimiştir
-bir bütün olarak görürüm
-duygularımla hareket ederim

********************************************************

ben sol beyinliyim cünkü


-mantık yürütürüm
-lineer düşünürüm
-sınıflandırır - isimlendirir
-dizer listeler yaparım
-analiz ederim
-yapı incelerim
-matematiksel işlemler yaparım
-bilinçli hareket ederim
-dili doğru kullanırım
-detayları görürüm
-inceler ve odaklanırım
-bütünü değil parçayı görürüm
-sistemli ve disiplinli çalışırım
-objektif davranırım

www.hayatifarket.com

FELÇ

Günde 3 bardak için felç riskini azalt
Diğer SAĞLIK haberlerini okumak için tıklayınız...
Günde 3 bardak için felç riskini azalt
Araştırmalar günde 3 bardak siyah veya yeşil çayın, felç riskini beşte birden fazla yani yüzde 21 oranda azalttığını gösterdi.


CaliforniaÜniversitesi'nden bilim adamlarının yaptığı araştırma, çayın, felç ihtimaliyle mücadelede güçlü bir silah olabileceğini ve günde 3 bardak siyah veya yeşil çayın, felç riskini beşte birden fazla, yüzde 21 oranda azalttığını gösterdi.

Araştırmayı yürüten bilim adamları, siyah ve yeşil çayın, içerdikleri hücre koruyucu antioksidanlar nedeniyle benzeri faydalı etkilere sahip olduklarını söyledi. David Geffen Tıp Fakültesi'nde görevli Prof. Dr. Lenore Arab, çayın içindekilerin, damarların hasarını azaltabileceğine inanıldığını ifade etti.

HABER 7

RÜYALAR

Rüyalar ilişkilerinizi kurtarabilir

Rüyalar ilişkilerinizi kurtarabilir
Psk. Dr. Cengiz Demirsoy Rüya ile psikolojik onarım çalışmaları yapan Demirsoy rüya konusunda kadınların daha hassas olduklarını söyledi


NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi Etiler Psikolojik Destek Merkezi’nde rüya terapileri yapan Psk. Dr. Cengiz Demirsoy, Rüya ile psikolojik onarım çalışmaları yaparken, rüya konusunda kadınların daha hassas olduklarını fark ettiğini belirtti.

Demirsoy, "Bizim toplumumuzda, belki de tüm dünya toplumlarında, kadınların psikolojiye ilgisi erkeklerden daha fazla. Bunun bir nedeni kadının erkeğe göre daha ilişki odaklı oluşu... Kadınlar, eşleriyle, çocuklarıyla, akrabalarıyla, arkadaşlarıyla ilişkilerine daha fazla önem veriyorlar. Hem kendilerini hem de ilişkide oldukları kişileri “anlamak” kadınlar için önemli oluyor. Aynı zamanda çevreleriyle ilişkilerinin kalitesine de dikkat ediyorlar. Örneğin evli bir çift sorun yaşadığında, kadın erkeği ve ilişkilerindeki sorunu anlamak ve değiştirmek için daha çok çaba sarf ediyor. Bu nedenlerle psikolojiye erkeklerden daha açık ve daha yatkınlar. Aynı yatkınlığı rüya konusunda da görüyoruz. Erkekler genellikle rüyalarına önem vermezken, kadınlar rüyalarla daha yakından ilgileniyor ve aralarında paylaşıyorlar. Bu yatkınlık, kendimizi ve çevremizi anlamak için olumlu bir başlangıç. Aama yeterli değil!" dedi.

ERKEKLERİ TANIMAK İÇİN RÜYALAR KULLANILABİLİR

"Rüyalar, psikolojide önem verilen bir konu. Psikologlar, insanları anlamak ve hayatlarında olumlu yönde değişimler sağlamak için rüyalardan yararlanıyorlar. Ama rüyaları ele alırken kullandıkları belli bir yöntem var" diyen Demirsoy, " İşte, kadınlar da kendilerini ve ilişkide oldukları kişileri tanımak için rüyalardan yararlanabilirler ama bunun için rüya konusuna sadece açık, yatkın olmak yetmez, psikologların kullandıkları yöntemlerden yararlanmaları gerekir. Ve psikolojideki yöntemleri uygulayabilmek için mutlaka psikolog olmaları gerekmez, çünkü bunlar oldukça anlaşılır yöntemlerdir ve uygulama yaparak yetkinleşmek mümkündür" dedi.

Demirsoy'a göre, eğer bu yöntemler bilinmez ise, rüyalar sadece bir ilgi, hobi düzeyinde kalır ve rüyaların insanları anlamak konusunda bize sunduğu zengin fırsatlar kaçar...

(Haber 7)

Sunday, November 30, 2008

RENKLER

Renkle tedavi olmaya ne dersiniz

Renkle tedavi olmaya ne dersiniz
Evrende varolan her şeyin bir rengi vardır. Denizin mavisi, güneşin türlü sarı ve kızıl tonları insanın görüp algılayabildiği renkler. Bunların herbirinin de canlılar üzerinde etkisi.


Kırmızı-Hayat enerjisi : Kırmızı renk, kan dolaşımı ve kansızlık hastalıkları için faydalıdır. Kırmızı rengin fiziki etkilerini şöyle sıralayabiliriz: Soğuk algınlığı, bronşit, romatizma ağrıları, titreme ve soğuk hissi, kansızlık, denge bozukluğu.

Kırmızı renk, tansiyon hastalarına, sinirli ve histerik hastalıklarda ve şiddetli ateşi olan kişilerde tedavi amacıyla uygulanmaz.

Turuncu-Depresyon için etkili: Turuncu renk yorgunluk, halsizlik, uykusuzluk, korku ve depresyon için etkilidir ve eterik bedenimiz için takviye olur. Bunların dışında astım, bronşit, bağırsaklar ve özellikle kabızlık için çok iyi gelir.anne sütünün çoğalmasına da faydası olur.

Sarı-Baş ağrılarına iyi geliyor: Sarı renk mide bozuklukları, diyabet, kabızlık, böbrek rahatsızlıkları, gazlar, karaciğer zayıflığı, baş ağrıları ve migrene karşı etkilidir. Bunlarla birlikte sindirim sisteminizi güçlendirir ve güneş sinir ağı çakrasını da dengeler.

Sarı renkden renkten, aşırı kalp atışı ve ruhi anksiyetesi olanlar, alkolikler ve ödemli hastalar yararlanamaz.

Yeşil-Psikolojiyi düzeltiyor: Yeşil renk psikolojik problemlerin giderilmesinde çok önemli rol oynar. Uykusuzluklar, aşırı heyecanlar, bel ağrıları, yüksek tansiyon, alkol bağımlılıklarından doğan asabilikler için faydalıdır.Bunların haricinde mide, akciğer, rahim, göğüs ve kalın bağırsak kanserindeki ilerlemeleri durdurur ve bunların ağrılarını sakinleştirir.

Mavi-Şifanın rengi: Mavi renk vücudun savunma sistemini güçlendirir ve tüm hastalıklar için şifa verici özellik taşır. Mavi renk, sinir sistemini sakinleştirir. Bedenin ısısını azaltır ve algılamayı arttırır. Baş ağrılarında, sinirden kaynaklanan öksürüklerde, boğaz ağrılarında, astımda, guatrda, diş ağrılarında, deri rahatsızlıklarında ve uykusuzlukta etkili olur.

Mavi renk ;soğuk algınlıklarında, cinsel isteksizliklerde ve felçte yasaktır. Mavi rengin uzun kullanımları kabızlığa ve yorgunluğa sebep olabilir.

Çivit Mavisi (lacivert)-Anestezi etkisine sahip: Lacivert, aktif bir renktir ve anestezi etkisi vardır. Diş ağrılarında, yüz kaslarındaki ve sinüzitteki ağrılarda, siyatik ve romatizma, kulak ve göz rahatsızlıklarında etkilidir. Bu renk 5 duyuyu harekete geçirme gücüne sahiptir.

Mor veya menekşe-Kalbin rengi: Mor renk, sinir sistemi, halsizlik, psikolojik ve duygusal yorgunluklar için en uygun olan renktir. Kalbi sakinleştirir ve kanı temizler. Bununla birlikte korku ve kaygının azalmasında önemli etkileri vardır. Mor renk katarakt, siyatik ağrıları, menenjit, sinire bağlı baş ağrıları, mesane rahatsızlıkları, epilepsi (sara), saç dökülmesi, kuru öksürükler ve astım için de oldukça etkili bir renktir.

KAYNAK:haber 7 com

Babalar çocuklarının 'yaşam koçu'dur

Babalar çocuklarının 'yaşam koçu'dur
Çocuk yetiştirmenin zorluklarını herkes bilir ve bu konuda özellikle annenin rolüne vurgu yapılır. Anne eğitimine yönelik kitaplar, yayınlar ve çalışmalar oldukça fazladır.


Acaba kişilik gelişimi için anne etkisi yeterli midir? Babanın çocuk eğitimi üzerinde sadece bir tamamlayıcı unsur olduğu görüşü eksik bir yorumdur. Baba modeli kişiliğin güven-güvensizlik, otorite, bağımlılık, duygusal kontrol, özyeterlilik, dışa ve sosyal ortama açılma ile ilgili en önemli etkenlerden biridir. Çünkü anne, bebeklikten gelen bir şefkat ve koruyuculuk eğilimiyle kişilik gelişiminde ihtiyacı olan bireysellik ve otokontrol duygusunu yeterince destekleyemeyebilir.

Baba çocuğun 'dışarıyla' köprüsünü kuran kişidir. Çocuk, hiç tanımadığı, bilmediği bir dünyayı babanın kontrolüyle güvenle tanır. Gerekli ve gerçekçi açılımlarını gerçekleştirebilir. Duygular anne yoluyla, gerçekler baba yoluyla tanınır. Bir bakıma baba, çocuğun hayatına giren ilk yabancıdır ve bu konumu nedeniyle yabancılık ve dış dünya ile alışverişin en önemli temelidir. Baba desteği olmadan büyüyen çocuğun güven duygusunun eksik kalması muhtemeldir. Hayatın mücadele gerektiren durumlarıyla baş edebilmek için çocuğun baba eğitiminden geçmesi gereklidir.

Babanın çocuk yetiştirirken sahip olduğu olumlu inanç ve tutumları çocuk üzerinde silinmez etkiler bırakır. Örneğin annesine başarılı karnesini gösteren çocuk, çok fazla takdir alsa da annesinin tüm takdirleri babasının ufak bir onayının yerine geçmeyebilir. Tam aksini düşünürsek otorite kurma konusunda annenin fazla çabaları zaman zaman babanın net ve kararlı bir tek cümlesinin yerini tutmayabilir.

Çocuk, 'erkeklerin dünyasını' medya, internet ve çevreden rastgele örneklerle değil, güvenilir babasından öğrenmelidir. Baba, çocuk için güvenin simgesidir. Bir baba olarak çocuğunuza sözünüzü dinletemediğinizi düşünüyorsanız koyduğunuz kuralların uygulanabilirliğini sorgulayın ve onun dünyasına girip giremediğinizi anlamaya çalışın. Yasakçı olmamaya ve mantıklı sınırlar koymaya gayret edin. Çocuğunuzun kendi sorumluluklarını yerine getirmesini kolaylaştırıcı önlemler düşünün.

Çocuğunuzla etkin iletişim için neler yapabilirsiniz?

Birlikte ne kadar vakit geçirebiliyorsunuz? Sadece çocuğunuza ayırdığınız bir vaktiniz var mı?

Ortak beğenileriniz ve uğraşlarınız var mı? (Maça gitmek, kitap, oyun, kültürel geziler vs...)

Herhangi bir konuda size rahat lıkla danışabiliyor mu?

Onu başarılarından dolayı takdir edebiliyor musunuz?

Eleştirilerinizi daha çok olumlu mu, olumsuz mu?

Telkinleriniz güvensizlik, şüphecilik ve korku ile ilgili alt mesajlar yoğunlukta mı?

ilgili eleştirilerini saygı çerçevesinde dile getirebiliyor mu?

Görüşlerinizi onunla paylaşıyor musunuz? Onu bu konuda bilgilendiriyor musunuz?

Mesleki tercihleri konusunda yönlendirme ve destekleriniz yeterli mi?

Arkadaşlarını tanıyor musunuz?

(Zaman)

Friday, November 28, 2008

Alzheimer

Alzheimer'dan korunmak için beş yöntem

Alzheimer'dan korunmak için beş yöntem
hafıza güçlendirici olarak bilinen ve en çok satan şifalı bitki ilacı olan Gingko adlı popüler ilacın, Alzheimer veya diğer bunama türlerine iyi gelmediği ortaya çıktı.


Pittsburgh Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir araştırma, hafıza güçlendirici olarak bilinen ve en çok satan şifalı bitki ilacı olan Gingko adlı popüler ilacın, sanıldığı gibi Alzheimer veya diğer bunama türlerine iyi gelmediğini ortaya koydu.

İlaç yetkilileri aksini söylese de, beyin ve yaşlanma üzerine çalışan ve kendi annesi de Alzheimer hastası olan Prof. Edythe London bu ilacın etkisiz olduğunu ancak Alzheimer'a engel olmak için yapılacak başka şeyler olduğunu söylüyor. CNN'in haberine göre, araştırmalarda ortaya çıkan bulgular, kalp sağlığını koruyan fiziksel egzersizlerin beyin sağlığını da koruduğunu gösteriyor ve bu durum profesörün iddialarını destekler nitelikte.

İşte serebral korteks (beyin korteksi) ve hipokampüs gibi beyninizin hafızayla ilgili kısımlarını güçlendirecek bazı yöntemler:

· Antioksidanlar: A, C, E vitamini gibi antioksidanlar hücrelerin zarar görmesini engelliyor ve yaşlanmaya dayalı hastalıkları yavaşlatıyor. Bu antioksidanların bunamaya engel olduğunu ortaya koyan çalışmalar var.

· Balık yağı: Yaşlanan beyinde iltihaplanmalar meydana geliyor ve balık yağı iltihaplanmayı önleyici bir özelliğe sahip.

· Köri: Yapılan bazı çalışmalarda haftada bir kez köri tüketenlerin hafıza konusunda daha iyi sonuçlar elde ettiğini ortaya çıktı.

· Beyninizi çarpraz eğitim ile güçlendirin: Uzmanlar beynin egzersiz ile güçlendirilebildiğini ama tek tip egzersizin yetersiz olduğunu söylüyor. Zihinsel egzersizlerin en azından Alzheimer'ın başlangıcını geciktirdiğine dair pek çok bilimsel kanıt var. Örneğin bulmaca çözmek çok faydalı ama yeterli değil ve hesap makinesi yerine kafadan hesap yapmak, beyni geliştirmeye yönelik bilgisayar oyunları oynamak da işe yarayabilir.

· Fosfatidilserin adlı vücutta doğal olarak bulunan lipit (yağ) takviyesinin bunamaya engel olabileceği söyleniyor.

Zaman

Hastalığın şifasını internetten arama

Hastalığın şifasını internetten arama
İnternette, yakalanıldığından şüphelenilen bir hastalığın belirtilerini, teşhisini ya da tedavisini aramanın endişeyi artırabileceği bildirildi.


Yazılım şirketi Microsoft tarafından yapılan araştırma, sayısız bilgi kaynağıyla internetin, özellikle bir teşhis arandığında, tıp konusunda bilgisi az olan ya da hiç bu bilgiye sahip olmayan kişilerde endişeyi artırabileceğini gösterdi.

Araştırmayı kaleme alan Ryen White ve Eric Horvitz, "hastalık hastalarının" sıradan ve zararsız belirtileri ciddi bir hastalığın işaretleri olarak yorumlayabileceklerine dikkati çekerek, başı ağrıyan bir "hastalık hastasının" internette araştırma yaptıktan sonra beyninde tümör olduğu sonucuna varabileceğini ya da göğsünde ağrı hisseden bir başkasının kalp krizi geçirdiğini sanabileceği örneğini verdi.

Bu tür çıkarımların endişenin yanı sıra, vakit kaybına ve gereksiz sağlık harcamalarına neden olabileceği de vurgulandı.

AA

Sunday, November 23, 2008

Damacana suyunu 15 saatte bitirin

Damacana suyunu 15 saatte bitirin

Prof. Dr. Köksal, suyun renksiz, berrak, kokusuz ve tatsız olanının tercih edilmesi gerektiğini belirterek, ''Çünkü suyun kokusunu, rengini ve berraklığını bozan mikroorganizmalar oluyor'' dedi.


Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fatih Köksal, ''son yıllarda kişi başına kullanım oranı artan damacanadaki suyun hava ya da güneşe maruz kalmasının, kişiyi ölümle sonuçlanan hastalıklara kadar götürebilen mikroorganizmaların üremesine neden olduğunu'' bildirdi.

Prof. Dr. Köksal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''şişe suyu'' olarak bilenen işlenmiş suyu sağlık açısından desteklediklerini, ancak kullanım süresi ve bekletildiği ortama dikkat edilmediğinde enfeksiyon hastalıklarına yol açabidiğini belirtti.

Şişe sularının, bulundukları ortam ve temizlik kurallarına uyulmadığı takdirde hepatit yapan virüsler dahil tüberküloz, ishal ve daha birçok enfeksiyon hastalığının oluşumuna zemin hazırladığını ifade eden Köksal, şunları söyledi:

''Vücudun yüzde 70'ini oluşturan su, vücutta bir elektrik cihazındaki kablo görevini üstlenir. Bu nedenle hücreler arası iletişim, enzimler, hormonlar ve bütün metabolizmayla ilgili faaliyetleri sağlayan suyun çok sağlıklı olması gerekir.''

Prof. Dr. Köksal, şişe sularının işlenmiş olması nedeniyle doğal olarak değerlendirilemeyeceğini ifade ederek, ''Teknolojinin yardımı ile her tür su işleme tabi olarak içilebilir niteliğe getirilebilir ve işlenmiş su olarak tanımlanabilir. Ancak, bunların da tıpkı diğer gıda ürünleri gibi raf ömrü vardır. Bu ömür, suyun ambalaj malzemesi, saklama koşulları ve işletme koşullarına bağlıdır'' dedi.

Ev ve işyerlerinde çoğunlukla ''damacana'' tabir edilen plastik şişelerde kullanılan suyun mutlaka serin, güneş ışığından uzak ve kuru ortamlarda saklanması gerektiğine dikkati çeken Prof. Dr. Köksal, şunları kaydetti:

''Su şişesinin etrafında suya ve ambalaj maddesine etki edecek kokulu maddeler bulundurulmamalı. Damacanadaki suyun hava ya da güneşe maruz kalması zararlı mikroorganizmaların üremesine neden oluyor. Su şişesinin kapağı bir kez açıldığında hava ile temas ettiğinden 10-15 saatte tüketilmeli. En fazla bir günde tüketilebilecek gramajdaki suyun kapağı açılmalı. Ev ve işyerlerindeki kişi sayısı ve ortalama tüketim dikkate alınarak damacana suyunun gramajı tespit edilmeli. Bu durumda özellikle evlerde kullanılan 19 litrelik damacana suların kapağı açıldığında ne şekilde saklanırsa saklansın günlerce kullanılması sakıncalı.''

Prof. Dr. Köksal, suyun renksiz, berrak, kokusuz ve tatsız olanının tercih edilmesi gerektiğini belirterek, ''Çünkü suyun kokusunu, rengini ve berraklığını bozan mikroorganizmalar oluyor'' dedi.

-POMPA KİRLİLİĞİ-

Prof. Dr. Köksal, birçok kişinin ev ve işyerlerinde ''su sebili'' diye tabir edilen cihazların yanı sıra pompalı damacana kapaklarının da bulunduğunu belirterek, şunları söyledi:

''Sebil cihazına yerleştirilen damacanadaki suyun kapağı da delindiği için havayla temas ediyor. Bu yüzden kullanım süresinde kriterler burada da dikkate alınmalı. Pompalı damacanaların ise pompa temizliğine dikkat edilmeli.

Bu pompaların kirliliği gözle de tespit edilebilir. Suya doğrudan temas eden pompa ve 'cooler' diye tabir edilen aparatının temizliği yapılmadığında havada ve ortamda bulunan mikroorganizmalar, kokular veya yabancı maddeler pompa üzerinde birikip suya bulaşacaktır. Bulaşan bu mikroorganizmalar zamanla çoğalarak kaplarda beyaz, yeşil ya da kahverengi kümeler meydana getirebilir veya suyun tadında ve kokusunda istenmeyen değişikliklere neden olabilirler.''

-KİŞİ BAŞI TÜKETİM-

Türkiye'de 2006'da kişi başı 91 litre olan işlenmiş su tüketiminin, geçen yıl 100 litreye ulaştığını belirten Prof. Dr. Köksal, Avrupa ülkelerinde ise bu miktarın birkaç katı olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Köksal, gelir ve eğitim seviyesi yükseldikçe şişe suyuna da talep artacağından sağlıklı suyun kriterlerinin de herkesçe bilinmesi gerektiğini sözlerine ekledi.


(aa)

Sunday, October 12, 2008

EKMEK

EKMEKTE KATKI MADDELERİ…

Bizi biz yapan yaşam tarzımızda, ekmeğimiz de bugünkilerden çok farklı idi ve yaşamımızda saygın ve önemli bir yeri vardı. Bir zamanlar, içinde un, su ve tuzdan başka hiçbir katkı maddesi içermeyen mayalı ekmeklerimiz vardı... Tandırda pişirilen tandır ekmeklerimiz vardı... Bazlamalarmız vardı... Saçlarda pişirilip bütün kış boyunca hafif nemlendirildikten sonra yediğimiz yufka ekmeklerimiz vardı...

Bunların çoğunu şehirlerimizde yaşarken başımıza musallat edilen modern hayat uğruna kaybettik. Şimdilerde Anadolumuzun birçok yörelerinde köy ve kasabalarında bu ekmekleri yapan şanslı aileler az da olsa bulunmaktadır.

Herşeyimizi batıdan ithal etmeye başladığımızdan beri bu en temel gıda maddemiz olan ekmek de değişikliğe uğratıldı. Balon gibi şişirilmiş, içi kof, tadı lezzeti kalmamış, ekmek görüntüsü verilmeye çalışılmış bir garip nesne oluvermiş.

İşte adı ekmek olan bu garip nesneyi üretmek için biz diyelim on, siz deyin yirmi çeşit, kökenleri hakkında bilgimiz olmayan ve bize bilgi verilmeyen katkı maddesi ilave ediliyor artık. Bu katkı maddelerinin tüketiciye faydası olmadığı gibi üstelik zararı olabiliyor.

Katılma Nedenleri: Hamurun asidini arttırmak, Bayatlamayı geciktirmek, Ekmek hatalarını ve hastalıklarını düzeltmek, Su kaldırma oranını yükseltmek, Hacim artışı sağlamak, un rekoltesini yükseltmek vs gibi amaçlar için kullanılmaktadırlar

Bugünkü Katkılı Ekmek Ürünlerinde Kullanılabilen Katkı Maddeleri:

Enzimler, E 300 Askorbik Asit(C vitamini), Bitkisel Yağlar, Emülgatörler(E 471-E477 Mono- ve digliseridler ve modifiye edilmiş formları), E 282 kalsiyum propiyonat, E 281 sodyum propiyonat, E 262 Sodyum diasetat, sirke, E 260 asetik asit, E 280 propiyonik asit, E 202 potasyum sorbat, E 200 sorbik asit, E 202 potasyum sorbat ve E 203 kalsiyum sorbat, E 283 potasyum sorbat, Şekerler (Sakaroz,Maltoz,Fruktoz,glukoz), E170 kalsiyum karbonat, E332 Potasyum sitrat, E481 Sodyum stearol-2-laktilat,E422 Gliserol (gliserin)
“Ayrıca, Daha beyaz görünen un elde etmek için, E928 benzoil peroksit ve E924 potasyum bromat gibi kanserojen ve alerjik maddeler beyazlatıcı olarak, E920 Sistain gibi insan saçından ve domuz kılından üretilen ve hacım artırıcı olarak kullanılan katkı maddeleri de söz konusudur.”

Bu Katkı Maddelerinin açılımı ise şöyle:

E170 kalsiyum karbonat: Hem renklendirici hem mineral tuz; kaya minerali veya kemikten elde edilir; diş macunu, beyaz boya, temizleme tozları, bisküvi, ekmek, kek, dondurma, dondurulmuş konserve sebze ve meyvede ve ilaçlarda kullanılır; yüksek dozlarda zehirlidir; safra, böbrek taşı, hemoroid, kabızlık ve fistül kanamalarına sebep olabilir. Ayrıca kemikten elde edilmesi ihtimali bu katkı maddesini en azından şüpheli hale getirir.

E 471-E477 Mono- ve digliseridler ve modifiye edilmiş formları: Homojenleştirici .Bitkisel ve hayvani kökenli olabilir.Bitkisel kökenden türetilirse, helâldir. Hayvani unsurlardan türetilirse, şüphe arzeder. Eğer, eti helâl ve kesimi islâmi usulle yapılmış hayvani yağlardan türetilmiş ise helâl kabul edilir. Aksi halde haram olur.

E 280 propiyonik asit, E 281 sodyum propiyonat, E 282 kalsiyum propiyonat, E 283 potasyum sorbat: Koruyucu olarak kullanılır. Migren ağrılarına sebep olabilir; doğal olarak mayalanmış gıdalarda, insan teri ve geviş getirenlerin sindirim organlarında bulunur, ayrıca suni olarak etilen, karbon monoksit, propiyonaldehit, doğal gaz, mayalanmış kağıt hamuru veya çürümüş lif bakterisinden elde edilir; yaygın olarak ekmek ve un mamullerinde kullanılır

E 200 sorbik asit, E 202 potasyum sorbat: Koruyucu olarak kullanılır. Bitkisel kökenlidir. Ciltte kaşıntıya sebep olabilir

E420 sorbitol: Kıvam artırıcı,suni tatlandırıcı ve nem tutucu; etli ve zarlı kabuksuz meyvelerden veya sentetik olarak glukozdan elde edilir; gıda,ilaç ve kozmetiklerde kullanılır.Bebek ve küçük çocuk gıdalarında kullanmak yasaktır.

E422 Gliserol (gliserin): Kıvam artırıcı,tatlandırıcı ve nem tutucu, yağlı renksiz alkol;hayvansal veya bitkisel yağların alkalilerle ayrışması sonucu elde edilir; petrol ürünlerinden ve bazen propilenden sentetik olarak veya şekerden mayalanarak da elde edilir; büyük miktarlar baş ağrısı, susuzluk, bulantı ve yüksek kan şekerine sebep olabilir. Hayvan kökenli olması ihtimali göz önünde tutulmalıdır.

E920 Sistain: Un işleme ajanı. İnsan saçı, başta domuz olmak üzere hayvan kılı ve tavuk tüyünden elde edilir

E924 potasyum bromat: Un işleme ajanı.Büyük miktarlarda bulantı, kusma, diyare ve sancılara neden olabilir.

E928 benzoil peroksit: Un işleme ajanı. unun beyazlaması için kullanılır. Alerjik geçmişi olanlar sakınmalıdır.

Buraya kadar, piyasada ekmek üretiminde yaygın olarak kullanılan katkı maddeleri ile ilgili alıntıladığımız bilgileri sunduk. Halbuki, görüldüğü gib, bu katkı maddeleri hayvan kökenli olabildikleri gibi, migrenden, alerjiye hatta kansere kadar birçok rahatsızlıklar oluşturabilen maddelerdir. Uygulamada ise bu katkı maddeleri bu isimleri ile değil ticari isimleri ile alınır satılır ve kullanılır. Örnek vermek gerekirse, S500, Soft'r, Acti-Plus, Hydra, Joker, Pantera vs gibi ticari isimlerle satılan bu ürünlerin içerikleri incelendiği zaman bir çok katkı maddesini kombine ettiği görülür.Kullanıcı firma bu maddelerin içerikleri ile de pek ilgilenmez. Ayrıca fırınlarda bu katkı maddelerini hamura katacak eğitilmiş elemanların yetersizliği sebebi ile ekseriya limit aşımı tehlikesi de söz konusu olmaktadır.

Bugün, Üretici ve satıcı istekleri, gıdanın ilk günkü tazeliğini koruyacak şekilde, gıdaların raf ömrünün artırılması yönünde olmaktadır. Buna karşılık gıdanın raf ömrünü artırmak amacıyla ürünlere ilave edilen katkı maddelerine karşı ise kimi tüketicilerin gittikçe artan haklı çekinceleri bulunmaktadır. Ancak ister paketli olsun, ister paketsiz satılsın çoğu ekmeklerde kullanılan katkı maddelerinin detay bilgileri yer almamaktadır. Bu da tüketiciyi zor durumda bırakmaktadır. Halbuki etiket bilgileri hem yasal olarak, hem etik olarak tüketicinin en tabii hakkı olmak zorundadır. Ancak, bu sonuçta tüketicinin bilinçsizliği ve ilgisizliği, üreticinin bencilliği ve resmi kurumların denetimsizliği müştereken rol oynamaktadır.

Peki ne yapacağız?

Güvendiğimiz Market veya Fırından Katkısız Ekmek İsteyelim

“Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yeni tebliğinde Ekmeğe, herhangi bir katkı maddesi katılmaz ise etiket üzerinde ekmek adı ile birlikte "katkısız" ifadesi kullanılır.” şeklinde bir düzenleme getirmiştir. O halde öncelikle çevremizde katkısız ekmek üreten fırınları araştırmalıyız. Bulduktan sonra iyice sorgulamalıyız. Çünki maalesef ülkemizde üreticilerden doğru bilgi almak ekseriya zor olmaktadır. İyice emin olduktan sonra katkısız ekmek tüketmeliyiz.

Ekmeğimizi Ekmek Makinasında Kendimiz yapalım

Artık, evde ekmek yapmak ta çok kolaylaştı. Birçok firmalar bu maksat için çeşit çeşit modeller geliştirmişler. 100 ila 200 YTL arasında piyasada satılıyor. Böyle bir cihaz sahibi olduktan sonra evinizde çeşit çeşit ekmek yapmak zor olmaktan çıkmış.

Sofralarımızdan beyaz ekmeği kaldırıp, yerine kepekli ekmeği ikame edelim.

Kepek ekmeğin neden tercih edilmesi gerektiğini, uzmanlar şöyle açıklamaktadır:

"Buğday, sağlık açısından yararlı olan B2 ve B6 vitaminleri ile niyasin, folik asit, demir ve çinko içeriyor. Bu maddelerin daha çok yoğunlaştığı kısım olan buğdayın dış kabuğu, un yapımı sırasında ayrıştırılıyor ve bu yüzden ekmeğin besin değeri düşüyor. Bu nedenle, beyaz ekmek yerine kepek ekmeğinin tercih edilmesi daha sağlıklıdır"

Şeker hastaları, kilo sorunu olanlar, mide ve bağırsak rahatsızlığı çekenler tarafından daha çok tercih edilen kepek ekmeğin herkes tarafından tüketilmesini öneriyoruz. http://www.gidaraporu.com/kepekli-ekmek_g.htm

KAYNAKLAR

http://www.ekmekdunyasi.com/ekmek/katkimaddeleri.asp
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Web Sitesi.htm
Prof. Dr. Tomris ALTUĞ, Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü , Gıda Katkı Maddeleri , İzmir-2001.
Lück, E. and Jager, M. 1997. Antimicrobial Food Additives-Characteristics, Uses, Effects. Springer Verlag. Berlin, Almanya.
http://ethesis.helsinki.fi/julkaisut/maa/elint/vk/katina/sourdoug.pdf

Sunday, October 5, 2008

EVLİLİK

> Evlilik İlişkileri
Evlilik aşkı öldürmeyebilir

Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı ve Aile Terapisi Uzmanı Prof. Dr. Asena Akdemir, çiftlerin “ilk günkü aşk”ı, görünüşleriyle davranışlarına dikkat ederek ve bunun için emek vererek sürdürebileceklerini söyledi.

Akdemir, evlilik süresince “ilk gün yaşanan aşk”ın mümkün olduğunu, bunun için kadının da erkeğin de saygı, sevgi, dayanışma, paylaşım ve nezaket kurallarına uyarak özveride bulunması gerektiğini vurguladı.

Bazen arkadaşlıkla başlayan, bazen de görücü usulüyle gerçekleşen birçok evlilikte, ilerleyen süreçlerde çiftlerin büyük sorunlar yaşayabildiklerini hatırlatan Akdemir, şöyle devam etti:

“Arkadaşlık döneminde bireysel bakımlarına önem veren çiftler, evlendikten sonra 'evlendik her şey bitti' mantığı ile hareket ediyor. Kadın da, erkek de eşi için değil, sokağa çıkarken kendine özen göstermeye başlıyor. Örneğin dışarı çıkarken parfüm sıkmaya, dişini fırçalamaya ve güzel giyinmeye özen gösteriyorlar. Evin içinde ise çiftler birbirlerine fazla önem vermiyor ve bu nedenle kişisel bakımlarını da yapmıyorlar. Oysa çiftler, her gün yeni bir aşka başlıyormuş gibi emek harcanmalıdır. Görünüş ve davranışlarına başkaları için olduğu kadar eşi için de önem vermelidir.”

Tanışma döneminde birlikte gülen, ağlayan, birbirleriyle sürekli konuşan çiftlerin, evlendikten sonra adeta “iki yabancı”ya dönüşebildiğini vurgulayan Akdemir, “Evlilik sonrasında çiftler iletişim eksikliği ve birbirlerine vakit ayıramadıkları için sorun yaşıyor. Evlilikte kadınların televizyon dizileri, erkeklerin maç izlemesi dışında bir hobisi kalmıyor. Oysa, çiftler ortak hobiler bularak birbirleri ile doyurucu vakit geçirerek iletişimsizlik sorunundan kurtulabilirler” diye konuştu.

FİTOTERAPİ

Geleceğin tedavisi bitkisel ilaçlarda...


Ege Üniversitesi (EÜ) Eczacılık Fakültesi'nde konuşan Prof. Dr. Bijen Kıvçak, fitoterapinin (bitkisel ilaçlar) geleceğin tedavi yöntemi olduğunu söyledi.






1996 yılında başlayan fitoterapi kursları, ilkbahar ve sonbahar olmak üzere yılda iki defa düzenleniyor.

Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı tarafından düzenlenen kursa bütün hekim, veteriner ve eczacılar katılabiliyor. Bugüne kadar bin 500'den fazla kişinin katıldığı kurslarda, EÜ Eczacılık Fakültesi öğretim elemanları tarafından fitoterapinin tarihî gelişimi, kullanım alanları ve tedavi şekilleri hakkında bilgiler veriliyor.

Kursta konuşan Prof. Dr. Kıvçak, fitoterapinin dünyada yaklaşık 50 yıldır kullanılan bir tedavi yöntemi olduğunu, ama Türkiye'de son 10 yıldır aktif olarak kullanıldığını belirtti. Kıvçak, "Dünyada fitoterapiye konvansiyonel, yani kimyasal ilaç tedavisine alternatif olarak bakılıyor. Çünkü tamamen doğadaki bitkisel kaynaklardan elde edilen ilaçlarla uygulanan bir yöntem. Bu yüzden geleceğin tedavi yöntemi olarak görülüyor. Ticari pastası da aynı oranda büyük olan fitoterapiyle tedavi 2002 yılında 6.8 milyar dolarlık bir paya sahip oldu. Fitoterapi ilaçları özellikle Avrupa ülkelerinde tüketiliyor. Piyasanın büyük bir kısmını da yine Avrupa ülkeleri elinde tutuyor" dedi.

Avrupa'da eczacılık fakülteleri tarafından fitoterapi derslerinin uzun yıllardır verildiğini anlatan Kıvçak, "Türkiye'de ise bu dersler 6 yıldır veriliyor. Açığı kapatmak için üniversitelerin eczacılık fakülteleri ve Türkiye Eczacılar Birliği kurs, konferans ve seminerler düzenliyor" diye konuştu.

Prof. Kıvçak, Türkiye'de market ve pazarlarda bulunan bitkisel çayların tamamen kontrolsüz satıldığını ve içildiğini belirterek, bu durumun tedavi yerine bazı rahatsızlıklara yol açabileceğini söyledi. Bunun sebebini fitoterapinin yeterince bilinmemesine, daha da kötüsü önemsenmemesine bağlayan Prof. Dr. Kıvçak, ayrıca kendilerine halk hekimi veya Lokman hekim diyen bazı kişilerin, hiçbir tıbbi bilgisi olmadan hastalara bitkisel karışımlar verdiğini, bunlarınsa birçoğunun hastayı iyileştirmek yerine daha kötü yaptığını ifade etti.

Türkiye'nin fitoterapi kaynaklar konusunda çok şanslı ülkelerden biri olduğunu ifade eden Kıvçak, "İklimin çeşitli olması itibariyle fitoterapide kullanılabilecek çok sayıda bitki çeşidi var ve bunların birçoğu şu anda tıpta kullanılıyor, ama biz bunları tam verimli kullanamıyoruz. Avrupa'ya kök, dal veya yaprak olarak sattığımız bitkilerimizi, pahalı ilaçlar olarak geri alıyoruz. Bunu engellemek için araştırma enstitüleri ve laboratuvarlar kurulması gerekir. Bu sayede dışarı bağımlı olmaktan kurtulmuş oluruz" dedi.

Prof. Kıvçak, doktor ve eczacı birliklerinin bir araya gelerek fitoterapi yöntemini tanıtması ve bu konuda basının da doğru yönlendirilmesi gerektiğini söyledi.



VAKİT




Recai YAHYAOĞLU - dryahyaoglu@hotmail.com 2007-02-17

TEHLİKENİN FARKINDAMIYIZ ?

Bizi hasta etmeyen hiçbir şey yokmuş

Kimya mühendisi Mennan Kuzanlı Nasıl Zehirleniyoruz? Nasıl Korunuruz? adlı kitabında halıdan deterjana, saç jölesinden tıraş kremine kadar birçok ürünün taşıdığı riskleri anlatıyor.

Günlük hayatımızda kullandığımız neredeyse her şeyin hastalık sebebi olabileceğini söyleyen Kuzanlı, kitapta bu riskleri bertaraf edebilmek için doğal ürünlerden yapılan tarifler de veriyor


Kimya mühendisi Mennan Kuzanlı’nın Dharma Yayınları’ndan çıkan Nasıl Zehirleniyoruz? Nasıl Korunuruz? adlı kitabı şaşırtıcı olduğu kadar ürkütücü bilgilerle dolu. Öyle ki yediğimiz gıdalardan, oturduğumuz koltuğa, kullandığımız deodoranttan saç kurutma makinesine kadar her şey neredeyse sağlığımızı bozmak için üretilmiş. Aslında günlük yaşamda hiç fark etmediğimiz davranışlarımızın bizi amansız hastalıklara sürükleyeceğini bilmek pek de iç açıcı görünmüyor. Ama Kuzanlı kitabında risklerden nasıl korunabileceğimizi de anlatıyor. Örneğin çamaşırları beyazlatmak için kullandığımız ürünlerin kanserojen etkilerinden bahsediyor ve bu etkilerin ortaya çıkmaması için doğru kullanım şeklini anlatıyor. Hatta ‘Aman riskliyse ben hiç kullanmayayım’ diyenlere de alternatif doğal tarifler veriyor.

TEHLİKENİN FARKINDA DEĞİLİZ

Kimya mühendisliğinin bu alanda yaptığı araştırmaları anlamakta kendisine çok yardımcı olduğunu söyleyen Kuzanlı, değil kimya eğitimi alan, tıp eğitimi gören ve ileride toplum sağlığı ile birebir ilgilenecek olan gençlere dahi sağlığın nasıl korunabileceği, çevrenin nasıl sağlıklı olabileceği konularında yeterli derecede bilgi verilmediğini düşünüyor. Kuzanlı ‘Hatta bu eğitim ve bilgilerin üniversite seviyesinde değil, çocukluk döneminden itibaren aile içi ilk eğitimlerde verilmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar yaşamları süresince hem kendilerine zarar verecek şekilde yanlış besleniyorlar hem de on binlerce değişik cins zehirli kimyasal ile bir arada yaşamanın ve bu ürünleri yaşamlarının bir parçası haline getirmenin nelere mal olabileceğinin farkına varmadan yaşamlarını sürdürüyorlar’ diye konuşuyor.

TESADÜF DEĞİL

Kuzanlı bilimsel verilerden oluşan kaynakların yanı sıra kişisel tecrübelerinin de kendisini bu alana ittiğini söylüyor. Kuzanlı bugüne kadar maruz kaldığı tehlikelerden nasıl etkilendiğini şöyle anlatıyor: ‘Kimya mühendisliğinden mezun olduktan sonra ilk işim, tarım ilaçları üreten bir fabrikada üretim mühendisliği idi. Yaklaşık beş yıl son derece toksik ve kanserojen kimyasallarla iç içe geçti. Sonraki yıllarda tekstil ve deri sanayi gibi toksik kimyasallar ile çalışan sektörlerde görev aldım. Geçtiğimiz temmuz ayında yapılan yıllık rutin kontrol sonucunda, prostat kanseri olduğumu söylediler. Sonunda bir operasyonla prostata veda ettim. Bu süre içinde geriye dönük olarak neden hasta olduğumu düşündüm. Son altı yıldır yapabildiğim kadarıyla toksinlerden uzak kalmaya gayret etmiştim ama o kadar iç içeyiz ki yeteri kadar uzak kalmanız mümkün değil. 68 yaşında kanser geldi beni buldu ve bana göre sebebi tesadüf değildi. Önceki yıllardaki yaşam tarzım ve maruz kaldığım kanserojen kimyasal maddeler ve halen yaşadığım daha doğrusu hep beraber yaşadığımız kirli çevre, kirli atmosfer, kirli yiyecekler, kirli tüketim malzemeleri yeterli etkenler. Umarım bu kitabı okuyanlar, okumayanlara da ‘zehirlenmekten nasıl korunacakları’ konusunda yardımcı olabilir.’


Kuru temizlemeden aldığınız kıyafeti açık havada bekletin


MENNAN Kuzanlı kitabında özellikle temizleme maddeleriyle ilgili birçok riskten söz ediyor. İşte bu maddelerden bazılarının içerdikleri riskler ve bunlara alternatifleri...



Halı ve döşeme şampuanları: Birçok üründe kanserojen olan perkloretilen ve naftalen ile etanol, amonyak gibi aşırı toksik maddeler kullanılır. Ne yapmalı? Halınızın öncelikle kuru ve rutubetsiz olması gerekir. Halının üstünü pişirme sodası veya boraks ile kar yağmış şekilde örtün. Yarım saat sonra elektrik süpürgesiyle süpürün.

Bulaşık makinesi deterjanları: Bu ürünlerin birçoğu su ile temas ettiğinde aktive olarak toksik klor gazı çıkarır. Ne yapmalı? İki yemek kaşığı pişirme sodası ile iki yemek kaşığı boraksı karıştırarak kendi deterjanınızı yapabilirsiniz.

Cam temizleyiciler: Birçoğunun bileşimi amonyak ve boyadan ibarettir. Sprey şeklinde olanları havada zerrecikler halinde amonyak yoğunlaşmasına neden olacağından daha tehlikelidir. Ne yapmalı? Boş bir sprey şişesine yarı yarıya su ve sirke koyarak camlarınızı bu sıvıyla temizleyin. Yine bir buçuk kaşık sıvı sabun, üç kaşık beyaz sirke ve iki bardak su da sprey şişesinde çalkalandıktan sonra kullanılabilir.

Kuru temizleme: Uygulamada genellikle perkloretilen adında buharı solunduğunda kanser, karaciğer hasarı gibi önemli hastalıklara sebep olabilecek kimyasal bir madde kullanılır. Ne yapmalı? Eşyalarınızı kuru temizlemeden alınca ilk iş açık havada bekletmek olmalı. Bu süre birkaç gün olabilir.


Pişirirken çelik, yerken boyasız porselen tercih edin


NASIL Zehirleniyoruz? Ne Yapmalı? kitabında satın alırken hangi üründe hangi maddeye dikkat etmemiz gerektiği yer alıyor. Örneğin porselen yemek takımı alırken parlak sırlı veya boyalı takımların ne kadar kurşun içerdiğini bilemeyeceğimizi söyleyen Kuzanlı, bu tür ürünlerin riskli olabileceğini belirtiyor. İşte kitaptan birkaç hayati örnek...

Pişirme kabı alırken dökme demir, paslanmaz çelik, ısıya dayanıklı cam kaplar seçin.

Çocuğunuza oyuncak alırken tahtadan yapılanları ve boyasızları tercih edin.

Tıraş kremi ve sabun alırken içeriğinde aloevera, vitamin E, çay ağacı yağı, nane, lavanta gibi doğal içerikli olanları alın.

Diş macunu alırken içinde polysorbat 60 ve 80 olanlara dikkat edin.

Duvar kağıdı seçerken plastik olmayanı tercih edin ve su esaslı yani suda eriyen yapıştırıcılar kullanın.

Evinizde zemin döşemesi olarak masif ahşabı tercih edin.

ESRA CENGİZ

Star Gazetesi

MASAJ

» Klasik Masajın Etkileri


Masajın vücut üzerindeki direkt ve in direkt etkileri, vücut örtüsüne uygulanan manipülasyonların, yani ellerle verilen dokunma, bastırma, germe, esnetme ve titreştirme biçimindeki mekanik uyarıların tepkileridir. Tepki.deride, derialtı dokusuna, kaslarda ve damarları sinir ağında yerel oluşabileceği gibi; refleks yolla başka bölgelere, örneğin iç organlara da aktarılabilir. Vejetatif sinir sisteminin uyarılması da genel etki kompleksi kapsamındadır. Masajın etkileri, fiziksel, fizyolojik ve psikolojik etmenlerin bileşkesi olarak değerlendirilir. Deri üzerinden ellerle verilen basınç ve germe biçimindeki ritmik mekanik uyarılarla sıkıştırılan ve gerilerek esnetilen deri, deri altı dokuları ve kasların yapılarındaki sinir uçları (reseptörler) uyarılır. Ayrıca, dokuların yapılarındaki kan ve lenf damarları da bu fiziksel uyarılardan etkilenir; arteriyel, venöz, kapiller ve lenf dolaşım canlanır.

Vücut sistemleri üzerindeki etkiler şöyle derlenebilir.

1. Dolaşım Sistemi Üzerinde Etkiler
Klasik masajın kan ve lenf dolaşımı üzerine etkileri .deneysel ve klinik araştırmalarla kanıtlanmıştır. Vücut örtüsüne kalp yönünde uygulanan yeterli dozdaki öfloraj ve petrisajla, lenf ve venöz sistem uyarılarak dolaşımı aktive edilir (damarsal etki). Bölgedeki kan akımındaki canlanma aletsel olarak da gösterilebilir. Damarlardaki akışın canlanmasıyla. dokularda sıvı değişimi hızlanır, dokular daha bol besi maddesi ve oksijen alabilir, metabolizma artıkları bulundukları yerden daha çabuk uzaklaşabilir.
Damarların çevresinde bulunan otonom sinir ağının: uyarılmasıyla da damarlarda refleksif bir genişleme olur. Yani, kan akımındaki hızlanma salt yumuşak bir hortum içinde ki sıvının sıvazlanarak ilerletilmesi demek değildir!

2. Kas1ar Üzerine Etkiler
Çok kez sanıldığı gibi, masajla ne kas hacmi artırılabilir ne de kas güçlendirilebilir. Kasları kuvvetlendirmenin tek yolu, düzenli aktif çalışmalar, yani egzersizlerdir. Masaj; ancak kasların işlevsel yeteneklerini yeniden kazandırılmasında yardımcı olarak kasların güçlenmesine katkıda bulunabilir:

* Yorgun kas masajla, salt dinlenmeyle geçirilen süreye oranla çok daha çabuk dinlenip gevşeyebilir.

* Masaj yapılan kaslar; dolaşımların canlanmasıyla daha iyi beslendikleri için yaralanmalara karşı daha dirençlidirler; aşırı zorlanma daha iyi uyum sağlayabilirler.

* Kan akımının hızlanmasıyla süt asidi vb. metabolizma artıklarının oluşturdukları yerden taşınmalarıyla birikim önlenir; germe, esnetme ve titreştirme manipülasyonlarıyla hipertonik kaslar gevşetilip, esnetilebilir. Nitekim, klinik çalışmalarımızda hipertonik kasın, bireyden bireye değişmek üzere, 7-8 seans sonra el altında birden bire gevşediğini görüyoruz:

* Masaj, yetersiz harekette, yaralanmalarda ve felçlerde olası kas erimesini, atrofiyi önlemez, ama sertleşme,fibröz doku oluşumu ve kasılmalar bilinçli bir masajla engellenebilir. Kas ve eklemlerde değişik nedenlere bağlı hareket kısıtlamalarında egzersizlerden önce masaj uygulanırsa egzersizler daha kolay ve rahat yapılabilir.

3. Sinirler Üzerine Etkiler
Kopmuş bir sinirin masajla yeniden oluşturulması (rejenerasyonu) söz konusu değildir. Ancak, sinir ve çevre dokularının kan dolaşımının aktive edilmesi, metabolizmanın yükselmesiyle rejenerasyon hızlandırılabilir.

4. Dinlendirici, Gevşetici-Psikosedatif Etki
Genel masajda uyuklama, solunumun derinleşmesi; masajdan sonra yorgunluğun, bitkinliğin kaybolması, kişinin zindeleşmesi, masajın çevresel ve merkezi sinir sistemi üzerine olumlu etkisinin somut belirtisidir.Masajın en tipik psiko-sedatif etkisi, çocuklarda olsun, büyüklerde olsun okşama-sıvazlamadır.! Bu nedenle de masörün kişiliği yaklaşımı, sonucu büyük çapta etkiler.

5. İç .Organlar Üzerine Etkiler
Vücut örtüsünde belli bölgelerin değişik yöntemlerle uyarılmasıyla bazı iç organ hastalıklarına etkili olunabilmektedir. Nitekim mide ağrılarında, safra kesesi sancılarında, karında gaz oluşumlarında, sırtta belli bölgelerin ovulmasıyla rahatlama olduğu halk arasında bilinir (masajın uzak etkisi!} İç organların vücut örtüsünde refleksif yolla ilişkili bulunduğu alanların haritası bile çıkarılmıştır (Head Bölgeleri). "Bağ Dokusu Masajı" ve ''Ayaklarda Refleks Alanlarının Masajı" bu bölgelere uygulanmaktadır. Uzakdoğu kökenli Akupunktur; akupressur ve shiatsu ile de iç organlara etkili olma amaçlanmaktadır.

6. Ağrı Dindirici Etki
İnsanın, ağrıyan acıyan yerini içgüdüyle ovuşturması, masajın tipik ağrı giderici etkisidir. Uzun bir yürüyüş sonunda ya da zorlu bir işten sonra ağrıyan bacak ve kol kaslarının ovulması ya da ovdurulmasının anlamı da budur. Yara1anmanın olmadığı salt gerginlik ve kasılmaya, spazma bağlı kas ağrılarında neden, kasılan kas içindeki damarların sıkışarak daralmasıyla kasın yeteri kadar oksijen alamamasıdır. Bu gelişme tıpta ağrı kısır döngüsü olarak bilinir. Bu kısır döngüyü kırmak, kasa gerekli oksijeni gönderebilmek için spazmın kaldırılması, kan dolaşımının düzenlenmesi gerekir. Masajla hem spazm çözülebildiği, hem de kan dolaşımı artırılabildiği için ağrı geriler.

Ayrıca, ağrı duygusunu indirgeyen ağrı eşiğini yükselten maddelerin (endorfin vb.) salgılanmasını bilinçli ve düzenli masajla artırıcı fizyolojik bilgi ve teknik eğitim gereklidir. Bu da ancak özel masaj okullarıyla sağlanabilir. Ülkemizde maalesef bir tek özgün masaj okulu yoktur. Türkiye sınırları içindeki tüm masörlerin ve masözlerin neyi ne kadar bildiklerini, ne yaptıklarını ehliyetlerini, Sağlık Bakanlığı dahil kimse bilmez!

Klasik Masajın Etkileri
Hazırlayan : Dr. Necdet Tuna





Recai YAHYAOĞLU - dryahyaoglu@hotmail.com 2004-08-07

HATIRLATMA

>KOZMİK BEDEN TEMİZLİĞİ NEDİR VE NASIL HAZIRLANIR?
KOZMİK BEDEN TEMİZLİĞİ - DETOKS UYGULAMA ŞEKLİ

Nestle süt tozunda zehirli madde

Tayvan, merkezi İsviçre'de bulunan ve Çin'de üretilen Nestle marka süt tozunda, az miktarda zehirli madde bulunduğunun tespit edildiğini açıkladı.

Tayvan Sağlık Bakanı Yeh Chin-chuan, süt tozlarının, Çin'in kuzeydoğusunda bulunan Heilongjiang eyaletinde üretildiğini, geçici önlem olarak süt tozlarının raflardan kaldırılacağını belirtti.

Tayvanlı bakan, az miktarda zehirli madde bulunan süt ürünlerine izin verip vermeme konusunda karar almak için ABD, Japonya, Avrupa ve Dünya Sağlık Örgütünden gıda güvenliği uzmanlarına danışacaklarını ifade etti.

Çin'de, zehirli madde bulunan sütler, 4 bebeğin ölümüne, 50 binden fazla çocuğun hastalanmasına neden olmuştu.

AA

Anne sütü anneler için de faydalı

Anne sütü anneler için de faydalı

Bebekler için faydaları her fırsatta dile getirilen anne sütünün, anneler için de büyük yararları olduğu belirtiliyor.

Özel Jimer Hastanesi doktorlarından Op. Dr. Gülin Okan, bebekteki gelişimi olumlu etkilediğini belirttiği anne sütünün, anne için de oldukça önemli olduğunu vurguladı. Anne sütünün bazı hastalıklardan ve enfeksiyonlardan korumaya yardımcı etkilerinin olduğunu belirten Op. Dr. Okan, şöyle konuştu: "İçerdiği koruyucu maddeler nedeniyle anne sütü alan bebeklerde kulak enfeksiyonu, allerjiler, kusma, ishal, bronşit, bronşiolit, menenjit daha az sıklıkta görülür. Anne sütünün içeriği bebeğin değişen ihtiyaçlarına göre değişim gösterir. Sütün sabah ve akşam içeriği farklıdır. Bebek prematüre doğmuşsa prematüre bebeğin ihtiyaçlarına göre farklılık gösterir. Bebek için sindirilmesi en kolay olan besindir. Bu nedenle bebekler daha sık beslenmek ister ve daha iyi kilo alırlar. Ayrıca karın ağrısı, gaz sancısı ve kabızlık daha az sıklıkta görülür. Anne sütü alan bebeklerde 'ani beşik ölümü sendromu (SIDS)' daha az sıklıkta görülür. Temas, sıcaklık ve yakınlık sağlayarak emzirme ile anne ve bebek arasında özel bir bağ oluşur. Bebeğin ruhsal gelişimi için faydalıdır. Emzirme çene ve dişeti gelişimi için de oldukça faydalıdır."

Anne sütünün bebekle birlikte anne için de faydalı olduğunu belirten Okan, "Annede bulunan süt, annenin kalori yakmasını sağlayarak doğum öncesi kilosuna dönmesine yardım eder. Yumurtalık ve göğüs kanseri riskini azaltır. Kemik yoğunluğunu artırır. Adet kanamalarının başlamasını geciktirir. Doğum sonrası uterusun normal boyutlarına dönmesine yardım eder" dedi.

Bebek emziren anneler aldıkları her şeyin anne sütü aracılığı ile bebeğe geçeceğinin farkında olması gerektiğini belirten Okan, şöyle devam etti: "Emzirme süresi boyunca anne ilaç kullanma gereği duyuyorsa bunu mutlaka doktoruna danışmalıdır. Bazı ilaçlar bebekler için zararlı olabilir. İlaç almak gerekiyorsa emzirdikten hemen sonra alınmalıdır. Alkol kullanımı tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Sigara içilmemeli ve bebekle aynı ortamda sigara içilmesine izin verilmemelidir. Kafein içeren içeceklerden uzak durulması gerekir çünkü kafein bebekte uykusuzluk, sinirlilik yapabilir, iştahsızlığa neden olabilir. Kola ve asitli içeceklerden uzak durulmalıdır. Bununla birlikte bazen bebeklerin inek sütüne karşı allerjisi olabilir. Bu durumda bebek emdikten birkaç dakika veya birkaç saat sonra başlayan ishal, döküntü, huzursuzluk veya gaz oluşabilir. Bebeğinizin inek sütüne allerjisi olup olmadığını anlamak için 2 hafta süreyle tüm inek sütü ürünleri (inek sütü, peynir, yoğurt) anne diyetinden çıkarılmalıdır."

Okan, özellikle 1 - 7 Ekim Emzirme Haftası'nda yapılan bilgilendirmeler ile annelerin bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Cihan

Yoyo sendromu

Sık kilo alıp vermenin, bağışıklık sistemini zayıflattığı ve metabolizmayı yavaşlattığı bildirildi.

Beslenme ve diyet uzmanı Lale Sağlık, sık kilo alıp vermeye bağlı metabolizmanın yavaşlamasının ''Yoyo Sendromu'' olarak adlandırıldığını belirterek, ''Bu sendrom adını bir oyuncaktan alıyor. İpe sarılı ensiz makara biçimindeki oyuncakta bir ileri bir geri giden top benzeri kiloların bir alınıp bir verilmesiyle birlikte seyrediyor'' dedi.

Bir çok kişinin kış mevsimine girerken ilkbahar ve yaz aylarında verdiği kiloların tamamına yakınını geri almaya başladığından şikayetçi olduğunu belirten Sağlık, sık kilo alıp vermenin bir süre sonra metabolizmaya zarar verdiğini kaydetti. Bu durumun diyet programlarında hedeflenen düzenli ve kalıcı kilo kaybını olumsuz etkilediğini dile getiren Sağlık, ''Önceleri masummuş gibi gözüken bu durum zaman içerisinde bir kısır döngüye dönüşmekte ve diyetle hedeflenen başarı oranını düşürebilmektedir'' diye konuştu.

Sağlık, ''Yoyo Sendromu''na, başta dış görünüş için kilo verme arzusuna dayalı estetik kaygılar, kısa sürede hızlı kilo verme amacıyla uygulanan bilinçsiz ve kişiye özgü olmayan diyetlerin neden olduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti:

''Özel günler için (doğum günü, düğün, tatil gibi) kısa sürede hedef kiloya yanlış diyetlerle kavuşup sonrasında ulaşılan kiloyu koruyamamak da en sık görülen nedenler arasında yer alıyor. Bunun dışında, uzman kontrolünde sağlıklı bir şekilde hedeflenen ağırlığa ulaştıktan sonra, sağlıklı beslenme önerileri alışkanlık haline getirilmediği ve aniden eski beslenme alışkanlıklarına dönüş yapıldığı için kilolar tekrar geri alınabiliyor.

Bilinçsizce kullanılan zayıflama ilaçları, bireyin kilo verdikten sonra yaşadığı psikolojik durum değişiklikleri de dengesizliğe yol açabiliyor.''

Sağlık, sık kilo alıp vermenin genellikle 20-40 yaş arasındaki kadınlarda estetik kaygısına bağlı olarak ortaya çıktığını söyledi.


-''VÜCUDUN YAĞ DOKUSUNUN ARTIYOR''


Sık kilo alıp vermenin ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceğini belirten Sağlık, ''Bireyin metabolizma hızının yavaşlamasına, vücudun yağ dokusunun artarak kas, su ve yağsız doku oranının azalmasına, sık ve kısa sürede kilo alıp vermeye bağlı olarak bireyin bağışıklılık sisteminin zayıflamasına yol açabiliyor ve hastalıklara karşı vücut direncini zayıflatabiliyor'' diye konuştu.

Sağlık, bilinçsiz ilaç kullanımı sonucunda ''kalpte ritm bozuklukları, sindirim sistemi bozuklukları, kan basıncının yükselmesi, menstruasyon düzensizliği, psikolojik durum bozukluklarının (sinirlilik, gerginlik, anksiyete gibi )oluşumu, kişinin kilo verdikten sonra kazandığı özgüven duygusunu yitirmesi'' gibi fiziksel ve psikolojik etkilerin de görülebildiğini kaydetti.


-''ÜÇ TEDAVİ BİRLİKTE UYGULANMALI''

''Yoyo sendromu'' sonrasında kişide oluşan fiziksel ve psikolojik harabiyet karşında çeşitli tedavilerin yapılabileceğini ifade eden Sağlık, ''Diyet tedavisi, fiziksel aktivitenin artırılması, davranış değişikliği tedavisi, gerekli durumlarda ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi uygulanabilir'' dedi.

Sağlık, tedavinin başarılı olabilmesi için ilk üç tedavinin birlikte uygulanmasının faydalı olacağını söyledi.

''Yoyo sendromu'' sonrasında uygulanacak diyetin başarısının, hiç diyet yapmamış bir kişiye uygulanan diyet programına göre daha zor olduğunu ifade eden Sağlık, ''Bu kişilere uygulanacak diyet tedavisinin başlıca amacı, vücut ağırlığını istenilen düzeye indirmek, kişinin besin ögesi gereksinimlerini yeterli ve dengeli oranda karşılamak, yanlış beslenme alışkanlıklarını ortadan kaldırmak, sürekli kilo kontrolünü sağlamak ve uygulanan diyet programını bir yaşam tarzı haline getirerek ulaşılan ideal ağırlığı kalıcı kılabilmek adına da en az bir yıl bu değeri korumaktır'' diye konuştu.

(aa)

Sunday, September 28, 2008

öğrenme tarzımız

Eftal ORHAN´ın İnternethaber.com da yayınlanan yazısı.
Bir sınavda soruları çözerken, çoğunlukla o sorunun kitaptaki sayfasının resmi mi zihninize gelir, hocanın o derste o konuyu anlatırken söyledikleri mi (ya da sizin ders çalışırken kendi kendinize içinizden veya dışınızdan seslendirerek yaptığınız tekrarlar mı), yoksa o konuyu çalışırken aldığınız notlar veya çıkardığınız özet bilgiler mi gelir?

Eğer o konunun sayfadaki resmi aklınıza geliyorsa görsel öğrenme stratejisine sahipsiniz demektir.

Hocanın o dersi anlatırken söyledikleri veya sizin o konuyu çalışırken içinizden veya dışınızdan seslendirerek yaptığınız tekrarlar aklınıza geliyorsa işitsel öğrenme stratejisine sahipsiniz demektir.

Derste, defterinize yazdığınız yazılar veya evde o dersi tekrar çalışırken çıkardığınız özetler, konu ile ilgili çözdüğünüz sorular aklınıza geliyorsa dokunsal (knestetik) öğrenme sistemine sahipsiniz anlamına gelir.

Beyin dışardan gelen verileri, ya görüntü (resim) olarak, ya ses (kelime) olarak ya da duygu (olay) olarak kaydeder.

Görüntü olarak kaydeden insanlar görsel, ses veya kelime olarak kaydeden insanlar işitsel, olay da da duygu olarak kaydeden insanlar dokunsal olarak adlandırılır.

Görsel insanlar görüntü, işitsel insanlar ses, dokunsal insanlar kas hafızasına sahiptir.

İnsanların % 75"inde bu üç sistemden ikisi birlikte bulunur, ancak bir sistemi daha baskın kullanır. Ayrıca yalnızca görsel, yalnızca işitsel ve yalnızca knestetik (dokunsal) sistemi kullanan insanlar da bulunmaktadır.

Eğitimde karşılaşılan en önemli sorun, öğrencilerin kendi öğrenme stratejilerini bilmemeleri ve bu strateji ile çalışmamalarıdır.

Aslında, bugün “öğrenme zorluğu var” denilen öğrencilerin çoğu ya dersler, kendi öğrenme stratejilerine göre öğretilmediği için ya da yanlış öğrenme stratejileri ile çalıştığı için öğrenme zorluğu yaşamaktadırlar.

Onlara kendi öğrenme stratejileri tespit edilip bu strateji ile nasıl çalışılacağı öğretildiğinde çok başarılı olurlar.

Bizim eğitim sistemimizde, ne yazık ki daha çok işitsel öğrenme sistemi kullanılmaktadır.

Burada özellikle görsel ve dokunsal öğrenme sistemine sahip öğrenciler ciddi sorunlar yaşamaktadır.

İşin daha kötü tarafı ülkemizde işitsel öğrenme sistemine sahip kişi sayısı diğerlerine göre çok azdır.

Öğretmenler, dersleri çoğunlukla anlatarak işlediğinden görsel öğrenme sistemine sahip öğrenciler kelimeleri resme dönüştürmeye, dokunsal öğrenciler de kelimeleri uygulama ya da bir süreç haline dönüştürmeye çalışırlar. Bu da öğrenmede önemli bir gecikmeye neden olur. Bu gecikme, öğrencilere daha fazla çalışma, zaman ve enerji kaybı ve hatta başarısızlık olarak geri döner.

Eğitim sistemiz, genelde anlatım ve ezbere dayalı olduğu ve özellikle uyguluma çok az olduğundan uygulama ile öğrenen dokunsal öğrencilerde başarısız olma oranı daha yüksektir.

Kolaycı öğretmenler böyle öğrencilere "tembel öğrenci" damgasını yapıştırmayı çok severler.

Daha ilkokul sıralarından başarısız damgasını yiyen öğrenci bu durum karşısında pes ederse ömür oyu bu damgayla yaşamak zorunda kalır. Ya da kendi öğrenme sistemini kendisi el yordamıyla bulur ve başarı merdivenlerini tırmanmaya başlar.

Ülkemizde dokunsal özellik yaygın olmasına rağmen okullarımızda "uygulamalı eğitim" ne yazık ki hemen hemen hiç uygulanmamaktadır.

Görsel öğrenciler dokunsal öğrencilere göre bir miktar daha şanslıdır. Çünkü öğretmenler genellikle anlattıkları konularla ilgili kelimeleri yazmakta, şemaları veya şekilleri çizmektedirler.

Özellikle ÖSS, OKS gibi sınavlara kişi kendi öğrenme stratejisi ile çalışmıyorsa çok ciddi anlama ve hafızada tutma sorunları ortaya çıkar.
Bundan dolayı da “çok çalıştığım halde çok düşük puan aldım, benim kapasitem bu işe yeterli değil” diyen kendine özgüvenini kaybetmiş çok sayıda öğrenci ile karşılaşırız.

İnsanların çoğunda bu sistemlerden ikisi birlikte bulunmaktadır. Ancak biri daha baskındır.

Bu sistemlerden hangisi sizde daha baskınsa o sistemde öğrenmeniz size hem kolaylık sağlayacak hem de etkin ve hızlı öğreneceksiniz.

Aslında, bu sistemlerden hangisinin sizde baskın olduğunu öğrenmeniz sadece öğrenme stratejinizi ortaya çıkarmaz, aynı zamanda yaşam kalıplarınızı da ortaya çıkarır.

Karar verme stratejilerinizi, zamanı algılama şeklinizi, duyguları yaşayış tarzınızı, dahası dünyayı algılayış tarzınızı ortaya koyar.

kaynak

EVLİLİK

Başbakanlığın yaptığı araştırma, ´uyumlu evliliğin´ sırlarını ortaya koydu. Buna göre kadınlar 20, erkekler de 30 yaşından önce evleniyorsa diğerlerine göre daha mutsuz oluyor.



Evlilikte en uyumlu dönem ilk 5 yıl. Beşinci yıldan sonra ise uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Kişilikler oturduğu içinse 35 yaşından sonra yapılan evlilikler uyumsuz oluyor...

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu'nun Hacettepe Üniversitesi'nde görevli 413 evli personel ve eşleri üzerinde yaptırdığı, "Evlilikte Eşler Arasındaki Uyum" araştırmasından çarpıcı sonuçlar çıktı. Doç. Dr. Arzu Şener ve Prof. Dr. Günsel Terzioğlu tarafından yapılan araştırmanın sonuçları şöyle:

Evliliğin ilk 5 yılında uyum en üst safhada. Daha sonra azalmaya başlıyor. 20'nci yıla girene kadar çiftler arasındaki uyum azalıyor, ancak 21 yıldan sonra uyum tekrar artıyor. Uyumun 6-10 yıllık evli olan gruptan itibaren azalmaya başlaması; ailelerin genişleme dönemine girmesiyle ekonomik ve psiko-sosyal sorumlulukların artması veya evliliğin monotonlaşması gibi nedenlerden kaynaklanıyor.

Erken evlilikler henüz kişilerin zevkleri, idealleri, standart ve amaçları şekil almadan, hayat felsefeleri, değerleri kararlılık kazanmadan kurulduğundan bu evlilikler sağlıklı olmuyor, eşlerin kaliteli ilişki ve iletişim kuramayacakları ihtimali ortaya çıkıyor. Evlilikte uyumun en düşük olduğu grup evlilik yaşı 15-19 olanlar. Kadınlar arasında evliliğini 20 ve üzeri yaşlarda gerçekleştirenler, erkeklerde 30-34 yaş grubunda yapanlar diğerlerine göre daha uyumlu çift oluyorlar.

Erkekler kadınlara göre, 'daha uyumlu ilişki yaşıyorum' diyor ve ilişki kalitesini daha iyi bulduğunu belirtiyor. Bu durum, aile içi ilişkilerin yapısından, kadınların aile içindeki statüsünden, evlilikteki beklentilerinin erkeklerden farklı olmasından, ayrıca kadınların evlilikteki sorunları erkeklere göre daha fazla önemsemelerinden kaynaklanıyor.

Gerek kadın, gerekse erkekler arasında ailenin toplam aylık geliri arttıkça evlilik uyumu da artıyor.

21 yıl ve daha uzun süredir evli olanlarda uyumun artması ise çocuklara ilişkin sorumlulukların azalması, düzenli ve oturmuş bir aileye kavuşmuş olma, iletişim ve paylaşım deneyimleri ile hatalara olan hoşgörülerin artması, hedef ve tutumların zamanla birbirine yaklaşmasından kaynaklanıyor. 35'ten sonra kişilikler şekillendiği için ortak bir hayat felsefesi geliştirmek zor görünüyor.

AA

Uyurken yatacağınız yönü iyi seçin

SAĞLIK

Uyurken yatacağınız yönü iyi seçin

Uyurken hangi yöne yatıyorsunuz? Uzmanlar araştırdılar, ölçtüler, biçtiler ve en sağlıklı yatış tarzını belirlediler. İşte yatılacak doğru yön:

Yapılan araştırmalar en sağlıklı uyku pozisyonunun ''Sağ yana yatış'' olduğunu ortaya çıkardı.

En tehlikeli yatış pozisyonunun dili geriye kaçırarak nefes borusunu tıkama riski bulunan sırt üstü yatış pozisyonu olduğunu söyleyen Dr.Kezban Aslan, sırt üstü yatmanın çok tehlikeli olduğunu belirtti. Çukorova Üniversitesi Uyku Laboratuvarı'nın Direktörü Uzman Dr. Kezban Aslan,şunları söyledi:

‘Sağlıklı bir uyku için iyi havalandırılmış mekan, düzgün bir yatak ve normal yükseklikte bir yastık yetmiyor. Çünkü bütün bunların yanında uyurken, sağ yana yatmak gerekir. En sağlıklı uyku pozisyonu ‘sağ yana yatış’ pozisyonudur.

KALP ALTTA KALIYOR

Sol yanda yatıldığı zaman kalp altta kaldığı için fonksiyonlar bozulur. Sağ tarafta yattığınızda bu meydana gelmez, organların etkilenmesi söz konusu değil. Özellikle kalp hastaları sağ yana yatmalı." Her insanın uyuma süresinin farklı olduğunu, bunun 6 ila 10 saat arasında değişebileceğini söyleyen Dr. Aslan, ‘Sırt üstü yattığımız zaman yerçekimine bağlı olarak diliniz ve küçük diliniz geriye kaçar ve nefes borunuzu tıkayabilir. Önce horlama olur, daha sonra nefes durmaları meydana gelerek uyku bozuklukları oluşur. Mümkün olduğunca sağ yana yatılmalı. Çok yüksek olmayan düz bir yastık yeterlidir"dedi.

(aa)